45 "fizik" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)
"fizik" etiketi kullanan diğer içerikler resimler
,
videolar17 Ağustos 2008
15
:45 |
Spinoza
|
0
fav |
0
yorum
| etiket:
atom
,
elektron
,
fizik
,
gaz
,
hava
,
kimya
,
kuvvet
,
madde
,
moment
,
vektör
,
yıldırım ve oluşumu Yıldırımlar, insanların her zaman ilgisini çekmiş ve hayatını
etkilemiştir. Tarih boyunca bu konu üzerinde çeşitli efsaneler
oluşmuştur. Ancak bilimsel anlamda yıldırım ile ilgili ilk tanımlamalar
17.yy.’da başlamıştır. İlk olarak Descartes, yıldırımın bulutların
çarpışmasıyla sıkışan havanın ışık ve ısı etkisinin meydana geldiğini
ve ısının gürültüye neden olduğunu söyleyerek yıldırım ile ilgili ilk
teoriyi ortaya atmıştır. 18.yy.da Fizikçi Jalbert, yıldırım olayı ile
sivri uçların ilgisini dile getirmiştir. Aynı yıllarda Romans, yıldırım
olayının elektriksel bir olay olduğunu söyleyerek, yıldırımda
elektrikten bahsetmiştir. Franklin 1725 yılında balon deneyi yaparak
bulutların elektrik yüklü olduğunu ispat etmiştir. 1929 yılında İngiliz
Doktor Simson ve Fransız Mathias tarafından yapılan çalışmalarla
yıldırım konusu açıklanmaya çalışılmıştır.
Yıldırım, bulut ile yer arasındaki elektrik yüklerinin hızlı boşalması
olayı olarak ifade edilmektedir. Atlamanın gerçekleşmesi için, havada
asılı duran bulutlar ile yer arasındaki hava iyi bir iletken
olmadığından, yaklaşık 100.000.000 voltluk bir gerilim oluşması
gerekmektedir. Bulutların yıldırım üretmesi için önce elektrik yükleri
ile şarj olması gerekmektedir. Bulutların şarj olması için fırtına
bulutunun yere yakın olan kısmı negatif yükle yüklenir (Bu durum her
zaman için geçerli değildir). Bu arada yer pozitif yükle yüklenir.
Yüklenme hem bulut hem de yeryüzünde birbirine ters kutuplar olarak
gerçekleşir. Aradaki potansiyel farkı artınca yalıtkan olan havanın
delinmesiyle buluttaki veya yerdeki yüksek voltaj deşarj olur. Bu
deşarjlarda 2000 ile 200.000 amper arası akım oluşmaktadır. Atmosfer
olaylarında bulut ile bulut arasında oluşan boşalmaya şimşek, bulutla
yer arasında oluşan boşalmaya yıldırım denir.
Yıldırımı oluşturan fırtına bulutunun oluşumu açıklanabilmekle birlikte
bu bulutun nasıl elektrikle yüklendiği konusunda kesin bilgilere
ulaşılamamıştır. Hava akımları, yere yakın hava tabakalarının iyice
ısınması ile oluşmaktadır. Çok büyük yüksekliklerden aşağı inen soğuk
hava ile bu hava tabakası yer değiştirir. Nem ise yüksek sıcaklıkta
buharlaşma ile meydana gelir. Hava, yukarı çıkışı sırasında soğur ve
belirli bir yükseklikte su buharına doyacağı bir sıcaklığa erişir. Daha
fazla yükselmesi konzenzasyona sebep olur ve bulut oluşur. Yıldırım
bulutunun oluşumunda üç aşama söz konusudur; gençlik, olgunluk ve
yaşlılık.
Gençlik aşamasında aşağıdan yukarı doğru ve kenarlardan ortaya doğru
hava akımları artar. Bu durum yaklaşık 10-15 dakika sürer. Olgunluk
aşamasında yağmurlar oluşur. Sıfıra yakın sıcaklık derecelerinde iyice
azalan bulut kaldırma kuvveti şiddetli yağmurlara sebep olur. Aynı anda
yukarıdan aşağıya hareket eden soğuk rüzgarlar görülür. Bunlar yere
ulaştıklarında şiddetli fırtınalara sebep olurlar. Bu aşama yaklaşık
15-30 dakika sürer. Yaklaşık 30 dakika süren yaşlılık aşamasında ise
hava akımları sona erer.
Yıldırım bulutlarında elektrik yüklerinin oluşu ile çeşitli teoriler
bulunmakla birlikte tam olarak açıklanamamıştır. Bu teorilerden biri
Simpson ve Lomonosow’un teorisidir. Onlara göre bulutlardaki yükler
hava akımı yardımıyla oluşmaktadır. Sıcak ve soğuk havanın yer
değiştirmesi sonucunda oluşan hava akımı bulutlardaki su damlacıklarını
harekete geçirir. Hareket halindeki su damlacıkları, birbirleriyle
sürtünmek suretiyle yüklü hale gelirler. Bulutlardaki hava akımları su
damlacıklarının dağılmasına ve tekrar birleşmesine sebep olurlar.
Yapılan laboratuar çalışmalarında dağılan su damlacıklarından küçük
damlacıkların negatif, büyük damlacıkların ise pozitif olarak
yüklendiği gözlenmiştir. Bu bilgilere göre büyük su damlacıkları yani
pozitif yüklü damlacıklar bulutun alt kademelerinde ve rüzgar hızının
büyük olduğu bölümlerde olmalılar. Küçük negatif yüklü su damlacıkları
ise rüzgar tarafından itilmeli ve bulutun daha yukarı kısımlarından
dağılmalılar.
Yıldırım bulutundaki yüklerin yukarıda anlatıldığı şekilde meydana
geldiği kabul edilecek olursa bulutun alt kısımları pozitif yüklü
olacağından yıldırım deşarjı da pozitif kutbiyette olacaktır. Yapılan
gözlemler pozitif kutbiyetteki yıldırım deşarjlarının %10-15 civarında
olduğunu, deşarjların yaklaşık %85-90’ının negatif kutbiyette
gerçekleştiğini göstermektedir. Dolayısıyla Simpson ve Lomonosow’un
teorileri yıldırım bulutlarındaki elektrik yüklerinin meydana gelişini
tam olarak açıklayamamaktadır.
Bu konudaki diğer bir teori de Elster ve Geitel tarafından ortaya
konulmuştur. Onlara göre bulutların, yüklenmesi tesir yoluyla
elektriklenme ile açıklanmaktadır. Dünya yüzeyindeki elektrik yükü
–5x105 C kabul edilirse bu yükün içinde bulunan su damlacıkları alt
uçları pozitif, üst uçları negatif olmak üzere kutuplanır. Yer çekimi
etkisiyle aşağıya doğru düşen büyük su damlacıkları havanın oldukça
yavaş hareket eden iyonlarına yaklaşırlar ve bu sırada su damlacığının
pozitif alt ucu havanın negatif iyonunu absorde ederken pozitif iyonu
da iter. Böylece ağır su damlacıkları negatif elektrikli parçacıklar
haline gelir. Aynı şekilde kutuplanan küçük su damlacıkları yukarıya
doğru hareket ederken havanın pozitif iyonlarını absorde ederler ve
negatif iyonları iterler. Bu durumda hafif su damlacıkları da pozitif
elektrikli parçacıklar haline gelirler.
Elster ve Geitel’in teorisine göre bulutun alt kısımlarında negatif
yükler bulunmaktadır. Teori negatif kutbiyetteki yıldırım deşarjlarını
açıklayabilmedir gibi görünse de aslında eksik yanları bulunmaktadır.
Bir yıldırım bulutunun su damlacıklarından çok buz kristalleri ve kar
parçacıklarından oluştuğu düşünülürse, bu buz kristalleri ve kar
parçacıklarının dünyanın elektrik alanı ile kutuplanma olasılıkları
oldukça düşüktür.
Konu üzerine başka bir teori de J.I.Frenkel tarafından ortaya
atılmıştır. Frenkel’e göre havada her iki işaretli iyonlar var
olduğundan, dünyanın negatif elektrik yükleri kaçmaya ve iyonosferin
pozitif elektrik yükleri ile birleşmeye yatkındır. Dolayısıyla dünyanın
azalan elektrik yükünü sürekli olarak takviye edecek bir olayın olması
gerekmektedir. Dünyanın elektrik yükünün sabit kalmasında en önemli
rolü negatif yıldırım deşarjları sağlayacaktır. Bu teoriye göre her iki
işaretli iyonlardan oluşan hava ile küçük su damlacıkları veya buz
kristallerinden meydana gelen bir ortam göz önüne alınır ve havanın
negatif iyonlarının daha küçük su damlacıklarına ya da buz
kristallerine konduğu var sayılır. Buna göre bulut, negatif yüklü su
damlacıkları ve pozitif iyonlu havadan oluşur (negatif iyonlar su
damlacıkları tarafından yutulmuştur).
Sonuç olarak araştırmalar yıldırımın oluşumu sırasında bilinen dört
çeşit yıldırım tipi olduğunu ortaya koymaktadır; (-) inişli, (-)
çıkışlı, (+) inişli ve (+) çıkışlı. Bu yıldırım tipleri elektrik
yüklerinin boşalma yönü ve yükün negatif veya pozitif olmasına göre
belirlenir. Yukarıya çıkan yıldırımlar yerde biriken yüklerin buluta
doğru boşalması şeklinde oluşurken, aşağı inen yıldırımlar ise
buluttaki yükün toprağa doğru boşalması ile oluşur.
Bulutların negatif yüklü olduğu durumlarda yerin pozitif yüklü sivri
bölgelerinden bulutun negatif yüklü bölgesine doğru başlayan ön
boşalmalar şeklinde görülür. Boşalmalar genelde düz araziler üzerindeki
yüksek yapılardan veya yeryüzündeki yüksek dağlık kesimlerden başlar.
Deşarj olgunlaştığında akım değeri 10.000amperi bulur.
Aşağı inen yıldırımlarda, bulutun alt kısmındaki enerji yalıtkan havayı
delebilecek yeterli enerji seviyesine geldiğinde toprağa doğru bir
elektron demeti harekete geçer. Birinci demet 10-50 metrelik mesafeyi
50.000 ila 60.000 km/sn arasındaki hızla kat eder. 30 ile 100 mikron
saniye süren bir aradan sonra ikinci bir deşarj, birinci deşarjın
yolunu izler ve birinciden 30 ile 50 metre arası daha ileri gider. Daha
sonra üçüncü deşarj, ardından dördüncü deşarj meydana gelir. Her bir
deşarj öncekinden 30-50 metre ileri giderek yıldırımın ucunun yeryüzüne
yaklaşmasını sağlar.
Ön boşalma yere yaklaştıkça elektrik alanı havanın delinme dayanımı
üzerine çıkacak kadar artar. Böylece yeryüzünün sivri bir noktasından
bir boşalma yukarıya doğru ilerleyerek ön boşalma ile birleşir.
Yaklaşık 50.000 km/sn’lik bir hızla aşağıdan yukarıya doğru
iyonizasyonlu ve kanalda depo edilen yükü toprağa boşaltır. Bu deşarj
esnasında 200.000 ampere kadar çıkan akım 100.000.000 voltluk bir
gerilim ile toprağa akar. Açılan yıldırım kanalından çok kısa bir
sürede defalarca kez deşarj meydana gelir.
Yıldırımların Etkileri:
Yıldırımın oluşumu ile ortaya çıkan 6 ayrı etkiden söz etmek mümkündür.
Bu etkiler; elektrodinamik, basınç, ses, elektrokimyasal, ışık ve ısı
etkisidir.
Elektrodinamik etki, yıldırımın iniş yolu üzerinde oluşturduğu manyetik
alan içinde yer alan 


llerde oluşan kuvvetlerdir. Bu etki
sonucunda ince anten borularda ezilme, paralel iletkenlerde çarpışma ve
iletken kroşelerin sökülmesi gibi olaylar görülür.
Yıldırım kanalı içerisindeki elektrodinamik kuvvetlerden ileri gelen
basınç bu akımın sönmesi ile patlama şeklinde havayı genleştirerek gök
gürültüsünü meydana getirir. Söz konusu basınç ve gürültü yakında
bulunanlarda, patlamalarda oluşan şok etkisini yaratabilir. Cam
kırılması gibi olaylarla karşılaşılabilir. Basınç ve ses etkisinin bir
nedeni de yıldırım kanalında ortaya çıkan ısı etkisinin çok büyük ve
ani bir genleşme meydana getirmesidir.
Eletrokimyasal etki ise, büyük akım şiddetinden dolayı elektrolit
parçalanma sonucu demir, çinko ve kurşun gibi 


llerin açığa
çıkmasıdır. Aynı zamanda ozon gazı oluşumu da bu etki içindedir.
Işık etkisi, yıldırım oluşumunda yıldırım kanalında meydana gelen çok
parlak bir ışık yayılmasıdır. Yakın mesafelerde geçici görme
bozukluklarına sebep olabilir.
Isı etkisi yıldırım kanalında oluşan ısı ve yıldırımın geçtiği
iletkenlerde oluşan ısı şeklinde görülür. Akım değerinin çok yüksek
olmasına rağmen, çok kısa sürede gerçekleşmesi iletkenlerde aşırı ısı
artışı oluşturmaz.
Yıldırımın düştüğü yerlerdeki etkileri, düştüğü yerin durumuna göre
değişmektedir. Korunmayan bir bölgeye düşen yıldırım ağaçların
yanmasına, üzerinden geçtiği canlıların ölmesine ve elektrik-elektronik
donanımlarda hasar oluşmasına sebep olabileceği gibi, sivri noktalardan
toprağa geçerek zararsız bir biçimde sona ermesi de olasıdır.
İnsanların yıldırımı hissetmesi mümkün olabilmektedir. Şöyle ki; ilk ön
boşalmalar sırasında çok kısa zaman tanıyacak kadar bir elektrik alanı
içinde olduğunu anlamasına olanak verir. Bu durumlarda toprağa yüz üstü
yatarak toprak ile bulut arasındaki mesafeyi kısaltıp yıldırımın iniş
veya çıkış noktası olmaktan kaçınmak gerekmektedir. Korunması olmayan
bölgelerde olabildiğince en yüksek nokta olan alanlardan uzakta durmak
gerekmektedir.
YILDIRIMLARDAN KORUNMA YÖNTEMLERİ
Yağışlı havaların pek önemsenmeyen, ancak büyük bir tehlike yaratabilen
meteorolojik oluşum olarak kabul edebileceğimiz yıldırımlardan iki ayrı
şekilde korunma yöntemlerini “Pasif Korunma” ve “Aktif Korunma” olarak
iki başlık altında toplamak mümkündür.
PASİF KORUNMA:
Pasif Yakalama Ucu:
Pasif korunma yönteminde; yıldırımdan korunma yüksek noktalara sivri
uçlu 


llerin konulup toprak bağlantısının yapılması ile
sağlanır. Bu konuda ilk çalışmalar 1760 yılında Franklin tarafından
yapılmıştır. Korunması gereken binanın üzerine sivri uçlu bir demir
konularak iletkenlerle toprağa irtibatlanması ile ilk yıldırımsavar
(paratoner) sistemi kurulmuştur. Konulan çubuğun etkinlik sahası çubuk
boyunu yarıçap kabul eden bir daire şeklindedir. Günümüzde ise koruma
çapı çubuk boyu olarak kabul edilmektedir. Yıldırımın sivri uca düşerek
oradan toprağa verilmesi sağlanır. Böylece düşen yıldırımın binaya ve
çevresine zarar vermesi engellenmiş olur.
Faraday Kafesi:
1884 yılında Melsens tarafından ortaya atılarak günümüzde de etkin
korunma için sıklıkla kullanılan “Faraday Kafesi” geliştirildi.
Faraday’ın yaptığı çalışmalarda iletken bir kafes içinde elektrik
alanının sıfır olduğu belirlenmiştir. Bu bilgiyi kullanarak, Melsens
yıldırımdan korunması istenilen yapıyı bakır iletkenlerle yatay ve
dikey olarak kafes içine alarak ve çatıda belirli aralıklarla sivri
uçlar çıkararak, tabanda da iletkenlerin çok noktada topraklama
oluşturması suretiyle koruma sağlamıştır. Bu durumda binanın her tarafı
eş potansiyel haline gelecek ve bina üzerine düşecek bir yıldırım,
binaya zarar vermeden bakır kafes üzerinden toprağa akacaktır. Faraday
kafesinin sağladığı güvenlik, gözlerinin boyutlarına bağlıdır. Gözler
küçüldükçe koruma artmaktadır. Faraday kafesi doğru şekilde
uygulandığında çok etkin koruma sağlayan bir yöntemdir. Ancak ilk
kurulum maliyetinin yüksekliği ve çok doğru uygulama gerektirmesi,
bakır kafesin oksitlenmesi durumunda ağır bakım maliyetleri uygulamanın
çok yaygın olmasını engellemektedir.
AKTİF KORUNMA:
Aktif paratonerler (çekme uçları) yıldırımın oluşumunu engellemek veya
yıldırımı üzerine çekerek daha güvenli bir korunma sağlama amacıyla
kullanılmaktadır. Aktif paratonerlerde havanın iletken hale getirilerek
yıldırımın, paratonerin sivri ucunda yakalanması amaçlanmaktadır. Aktif
paratonerler, günümüzde üç ayrı biçimde bulunmaktadır.
Radyoaktif Paratonerler:
Radyoaktif paratonerlerin çalışma prensibi, radyoaktif elementler
kullanılarak korunması gereken yerde havayı iyonize ederek daha iletken
hale getirme ve yıldırımı yıldırım çekme uçuna çekerek, buradan toprağa
verme şeklindedir.
M. Dauzere’nin (1930) yıldırımın çokça görüldüğü yerlerde havanın
normal şartlara göre daha yüksek bir iyonizasyona sahip olduğunu
gözlemlemesi, iyonize edici paratonerlerin kullanımının başlangıcı
olmuştur. Bu konudaki ilk deneyi Szillard yapmıştır. Szillard, iletken
bir çubuğun üzerine radyum koyarak yaptığı denemelerde başarılar elde
etmesi ile radyoaktif paratonerlerin temelini teşkil etmiştir.
Radyoaktif elementin yaydığı radyasyon ile havayı iyonize eden
radyoaktif paratonerlerin gövdesi içinde kurşun bir hazne
bulunmaktadır. Bu küresel kurşun haznenin üzerinde ışımanın
engellenmemesi için delikler mevcuttur. Radyo element bu kurşun hazne
içine konur. Işıma, kurşundan geçemeyeceği için üst kısımlardaki
deliklerden havaya doğru yönelecektir. Bu saçılan pozitif iyonlar belli
bir çap içindeki yıldırımı kendisine çekerek koruma sağlayacaktır.
Koruma çapının belirlenmesinde kullanılan radyoaktif elementin miktarı
belirleyici faktördür. Kullanılan element ne kadar fazla ise koruma
çapı da o oranda artar. Radyoaktif madde çok fazla arttırıldığı halde
koruma yarıçapında doğadaki bazı sınırlamalardan dolayı artış olmadığı
belirlendiğinden, üretimlerinde en fazla koruma çapı 200 metre olacak
şekilde planlanmaktadır.
Paratonerlerde kullanılan radyoaktif element alfa, beta ve gama ışıması
yapar. Radyasyon tarafından havanın iyonize olma miktarı alfa
ışımasının kinetik enerjisiyle orantılıdır. Bu sebeple radyoaktif
paratonerlerin üst kısımlarında ışımanın hızını yavaşlatmayacak şekilde
boşluklar vardır. Işıma hızının azalması alfa partiküllerinin iyonlama
gücünü neredeyse tamamen yok ederler. 1 mgr radyumun saniyede 136
milyon alfa partikülü ürettiği ve her bir partikülün 187 bin iyon çifti
meydana getirdiğini dikkate alacak olursak, içinde 1 mgr radyum bulunan
bir radyoaktif paratonerin bir saniyede 25,4 x 1012 tane pozitif iyon
çifti meydana getirdiği görülür.
Meydana gelen bu yüksek iyon sayısı kimi zaman, yıldırım düşürecek
kadar fazla yüklü olmayan bulutları da tetikleyecek ve gereksiz yere
risk oluşturabilecektir. Gama ışınlarının yıldırımı yakalamada bir rolü
olmasa da paratonerde kullanılan radyoaktif element bu ışımayı da doğal
olarak yapar. Gama ışıması insan sağlığı için son derece tehlikelidir.
Yüksek seviyeli bir gama ışımasına karşı önlem alınmadığı takdirde mide
bulantısı ve kusma ile başlayan rahatsızlıklar, hücre bölünmesinde
düzensizlik, kanser, DNA yapısında bozukluklara (mutasyon) ve ölüme
kadar ilerleyecektir. Bu paratonerlerde radyoaktif element olarak
Americium 241 ve Radium 226 kullanılmaktadır. Bu elementlerin yıldırımı
yakalamak için yaptıkları alfa ışımasının ömrü en iyi (kuru,
yıprandırıcı olmayan) hava koşullarında 10 yıl iken, doğal hava
şartlarında 5 yıla kadar düşebilmektedir. Beş ila on yıl arasında
yıldırım yakalama ömrü olan radyoaktif paratoner ışınlarının insan
sağlığına zararları ise çok uzun yıllar boyunca sürer.
Montajı ve periyodik bakımları sırasında, yanına yaklaşırken dahi
dikkatli olunması ve çıplak elle kati suretle temas edilmemesi,
mümkünse özel eldivenler ve giysilerle yaklaşılması gerekmektedir.
Paratoner içindeki radyoaktif elementin tutulduğu kurşun kılıfın
yıldırım deşarjı anındaki yüksek sıcaklıktan erimesiyle oluşabilecek
tehlike son derece ürkütücüdür. Serbest, koruyucu kılıfsız kalan
radyoaktif element küresel bir şekilde ışıma yapacak ve paratonerin
yaklaşık koruma çapı kadar olan bölgede radyasyon değeri istenmeyen
biçimde artacaktır.
Radyoaktif paratonerler, 1982 yılından beri Avrupa’da ve Amerika’da
kullanımı yasaklanmış olup ülkemizde de TAEK’in 31.03.2000 tarihli
yazısıyla, kullanımına sınırlandırma getirmek amacıyla içerdiği
radyoaktif elementlerin ithalatı yasaklanmıştır. Bu paratonerlere sahip
olanların, yetkilendirilmiş bir şirket vasıtasıyla paratoneri Atom
Merkezi’ne teslim edilmesi istenmektedir.
Amerikyum elementi ile çalışan radyoaktif paratonerlerin de kısa bir süre sonra yasaklanması beklenmektedir.
Radyoaktif paratonerlerin pozitif yüklü bulutlardan oluşan
(yıldırımların %10-%15’i) yıldırımlara karşı herhangi bir koruması
yoktur. Sadece negatif yüklü bulutlardan oluşan yıldırımlara karşı
koruma sağlar.
Piezzoelektrik Paratonerler:
Piezzoelektrik elementler basınca maruz bırakıldığında yüksek gerilim
üreten elementlerdir. Elementin bu özelliği paratoner üreticileri
tarafından kullanılmış ve piezzoelektrik prensibiyle çalışan
paratonerler imal etmişlerdir.
Rüzgar etkisiyle salınım yapan paratonerin gövdesi, içerisindeki
piezzoelektrik kristallerini basınca maruz bırakır ve yüksek gerilim
darbeleri oluşur. Bu darbeler paratonerin yakalama ucu üzerindeki ark
boynuzlarına gönderilir ve burada ark etkisiyle hava iyonizasyona
uğratılır. Paratonerin çalışabilmesi salınım yapması gereksinimi ve
bunun için rüzgara ihtiyaç duyulması bu paratonerin en büyük
dezavantajıdır.
Elektrostatik Aktif Paratonerler:
Elektrostatik paratonerin çalışma prensibi o anki havanın yüklerine
göre elektrik alan şiddetinin arttırılmasına dayanmaktadır. Böylece
negatif veya pozitif yıldırım çeşitlerine karşı koruma sağlamış
olmaktadır. Yıldırıma karşı korumada en son geliştirilen bu yöntem
hızla yaygınlaşmaktadır. Bu paratonerlerin çalışma prensibi, yıldırım
yeryüzü ile birleşmeden önce yakalayarak deşarjı güvenli bir biçimde
toprağa yapmaktır. Elektrostatik paratonerlerde bu nedenle yakalama
hızı (?t) önem kazanır. Havada oluşturduğu elektrik alan sayesinde
yıldırıma iletken bir yol hazırlayarak toprağa veren elektrostatik
paratonerler havayı iyonize etmediği için gereksiz deşarjlara neden
olmamaktadır. 2 metre uzunluğunda çelik bir üniteden oluşan
elektrostatik paratonerler özel bir bakım ihtiyacı duymamaktadır.
Dünya’da ve Türkiye’de kullanımı hızla artmakta olan ve radyoaktif
paratonerlerin yerini alan elektrostatik paratonerler yine 200 metre
koruma çaplı olarak tasarlanmaktadır. Kullanım yerine göre $950-$1500
arasında maliyetleri bulunmaktadır.
Kullanılan korunma yöntemi ne olursa olsun, yöntemin dikkatli ve doğru
biçimde uygulanması ve özellikle son derece dikkatli topraklama
(yıldırımı çeken ucun toprağa bağlanması) yapılması ayrıca periyodik
olarak kontrolü gerekmektedir. Paratonerlerin toprak bağlantısının kuru
havada en fazla 5? olması istenmektedir.
Sonuç olarak insanların ve donanımların güvenli bir şekilde
yıldırımlara karşı korunması için her kuruluş kendi üzerine düşen
görevi yerine getirerek gereken tedbirleri almak durumundadır.
17 Ağustos 2008
15
:43 |
Spinoza
|
0
fav |
0
yorum
| etiket:
atom
,
elektron
,
fizik
,
gaz
,
hava
,
kimya
,
kitleden enerjiye
,
kuvvet
,
madde
,
moment
,
vektör 1896 yılında "radyoaktivite" olgusunun keşfedilip Marie Curie
tarafından adının konmasından sonra, "enerji" konusuyla ilgili yepyeni
bir sorun çıkıvermişti ortaya... Uranyum ve toryum gibi radyoaktif
maddeler, şaşılası ölçüde enerjiyle yüklü partiküller neşrediyorlardı.
Dahası, radyum, kesintisiz biçimde ve büyük miktarda ısı saçıyordu.
Curie'nin hesabına göre, bir ons radyum, saatte 4.000 kalori veriyordu.
Üstelik, bu süreç, saatlerce, günlerce, yıllarca sürüyordu, kesintiye
uğramaksızın... En "enerjik" kimyasal reaksiyon bile, radyumun serbest
bıraktığı enerjinin milyonda birini bile sağlayamazdı. Daha da ilginci,
bu enerji üretimi, kimyasal reaksiyonlardan farklı olarak, ortam
ısısından bağımsızdı. Bir başka deyişle, enerji salgılama süreci, sıvı
hidrojenin düşük ısısında, da, ortalama oda sıcaklığında da işliyordu.
Bütün bu gözlemler ışığında tek sonuç çıkarılabilirdi: Buradaki
"enerji", bildiğimiz kimyasal enerjiden çok farklı bir şeydi.
Fizikçiler ve insanlar Tanrı'nın şanslı kullarıymışlar ki, bunun
sırrını çözmek için çok beklemek zorunda kalmadılar. Birçok konuda
olduğu gibi, burada da, kilidi açan anahtarı, Özel İzafiyet Teorisi ile
Einstein sağladı.
Einstein "enerji" olgusuna matematiksel açıdan yaklaşmış, "kitle"
denilen şeyin aslında özel bir enerji türü olduğu sonucuna varmıştı. Şu
farkla ki, kitle, öteki enerjilere kıyasla çok daha yoğun, çok daha
konsantreydi. Bu da, çok küçük bir kitlenin, ' hacmiyle j
kıyaslanamayacak kadar çok enerjiye dönüşebilmesinden belliydi.
Einstein'in enerji-kitle ilişkileri konusunda geliştirdiği denklem, çağdaş bilimin en ünlü denklemidir:
e= mc2
Bu denklemde, "e" erg'le ölçülen enerjiyi, "m" gramla ölçülen kitleyi,
"c" de santimetre/saatle ölçülen ışık hızını simgelemektedir.
Işık saatte 30.000 milyon santimetre hızla hareket ettiğine göre,
c2'nin sayısal değeri 900 trilyondur. Giderek, bir gramlık kitle
enerjinin dönüştürülmesi, 900 trilyon erg yaratır. "Erg" bilinen
terimlerle ifade edilmesi güç bir minik enerji birimidir. Bu konuda
yine de bir fikir verebilmek için, bir gramlık bir kitledeki enerjinin,
1.000 vatlık bir elektrik ampulünün tastamam 2.850 yıl işleteceğini
söyleyebiliriz. Bir başka basit benzetmeyle de, bir gramlık kitlenin
bütünüyle enerjiye dönüştürülmesi, 2.000 ton petrolün yakılmasından
elde edilecek enerjiye eşit enerji üretir.
Einstein'in e = mc2'si, bilim dünyasının kutsal kuramlarından birini de
çökertmişti. Bilindiği gibi, Lavoisier, eskilerin deyimiyle "baka-i
madde" kuramıyla, maddenin ne yoktan yaratılabileceğini, ne de varken
yok edilebileceğini öne sürmüştü. Ne var ki, enerji salgılayan her
kimyasal reaksiyon az da olsa bir miktar maddeyi enerjiye
dönüştürüyordu. Çok hassas tartı araçları kullanılabilseydi, maddenin
enerjiye dönüşmeden önceki ağırlığıyla dönüştükten sonraki ağırlığı
arasında çok az bir fark bulunduğu görülecekti, büyük olasılıkla...
Ama, basit bir kimyasal reaksiyon sırasındaki kitle kaybı öylesine azdı
ki, ondokuzuncu yüzyıl kimyacılarının elindeki ölçü teknikleri bunları
saptamada yetersiz kalıyordu.
Ama, Einstein'in çığır açan buluşundan sonra, fizikçiler, yanan kömürün
kimyasal reaksiyonundan çok farklı bir olgu üstünde çalışmaya
başlamışlardı. Bu, radyoaktivitenin nükleer reaksiyonuydu. Nükleer
reaksiyonlar öylesine büyük hacimlerde enerji veriyordu ki, kitlelerin
önceki ve sonraki ağırlıkları arasındaki fark ölçülebilir duruma
gelmişti.
Kitle-enerji dönüşümü konusundaki gözleminden yola çıkan Einstein,
çözümlemelerini bir adım öteye götürerek, yine eskilerin deyimiyle
"baka-i madde" ve "baka-i kudret" yasalarını tek bir yasa altında
birleştirdi: "Kitle-enerjinin korunması yasası"... Böylece
termodinamiğin birinci yasası varlığını korumakla kalmıyor, üstelik bu
gelişmelerden daha da güçlenmiş olarak çıkıyordu.
Kitle spektroerafisi yöntemlerinden yararlanarak kitlenin gerçekten
enerjiye dönüştüğünü deneysel olarak ilk kanıtlayan Francis W. Aston'
dur.
Aston, atom çekirdeklerinin manyetik alana çarptıklarında ne kadar
saptıklarını ölçerek, atom çekirdeklerinin kitlesini de ölçmeyi
başarmıştı. 1925 yılında daha da hassas aygıtlarla yaptığı deneylerde,
Aston, değişik çekirdeklerin kendilerini oluşturan nötron ve proton
kitlelerinin basit bir toplamı olmadıklarını da kanıtlamıştı.
Burada bir soluk alıp, şu nötron ve proton kitleleri üstünde biraz
duralım. Yüzyıla yakın süredir, atomların ve atom-altı partiküllerin
kitleleri, oksijenin özgül ağırlığı 16 olarak alınıp ölçülmüştü. Gelin
görün ki, 1929 yılında, William Giaque, oksijenin Oksijen 16, Oksijen
17 ve Oksijen 18 adı verilen üç ayrı izotoptan oluştuğunu, oksijenin
atom ağırlığınınsa bu üç izotopun kitle sayılarının ortalama ağırlığı
alınarak hesaplandığını ortaya koydu.
Aslına bakılırsa, "16" sayısı kesine yakın bir ağırlıktı. Üç izotop
arasında en yaygın olanı Oksijen 16 idi. O kadar ki, bu izotop, oksijen
atomlarının yüzde 99.759'unu oluşturuyordu. Bunun da anlamı, oksijenin
atom ağırlığının net 16 olması durumunda, Oksijen: 16 izotopunun kitle
sayısının 16'dan biraz daha az olduğuydu. Çok küçük miktarlarda bulunan
Oksijen 17 ve 18 izotopları, ortalama değeri net 16'ya çıkarıyordu.
Kimyacılar, Giaque'ın buluşundan yirmi yıl sonrasına kadar 16 rakamını
esas aldılar kendilerine... "Kimyasal atom ağırlığı" diye küçük bir
ekleme-düzeltme yapmakla yetindiler.
Fizikçilerin tutumuysa bütünüyle farklıydı. Oksijen 16 izotopunun
kitlesini net 16.00000 olarak benimsemeye, öteki bütün kitleleri de
buna dayanarak ölçmeye devam ettiler. "Fiziksel Atom Ağırlığı" kavramı
da bu temel üstünde geliştirildi. Oksijen 16'daki 16 değerinin 16'ya
eşit olduğu görüşünden yola çıkarak bazı hesaplar yaptılar. Daha ağır
izotopların ağırlığı etkilemeleriyle, oksijenin atom ağırlığı aslında
16.0044'tü. Buna göre, genelde, tüm maddelerin fiziksel atom
ağırlıklarının, kimyasal atom ağırlıklarından yüzde 0.027 fazla olması
kuraldı.
1961 yılında, fizikçilerle kimyacılar bir tür uzlaşmaya vardılar, bu
tartışmalı konuda... Atom ağırlıklarının Karbon 12 izotopunun
kitlesinin 12.00000 olarak baz alınıp yeniden düzenlenmesini
kararlaştırdılar. Böylece atom ağırlıkları karakteristik bir kitle
sayısına dayandırılıyor, mümkün olduğunca basitleştiriliyordu. Dahası,
bu yeni baza göre belirlenen yeni atom ağırlıkları, eski atom
ağırlıkları çizelgesindeki sayılardan fazla farklı değildi. Karbon
12'nin 12'ye eşit olduğu ölçütüne göre, oksijenin atom ağırlığı 15.9994
olmuştu.
Kitlesi 12.00000'e eşit olan Karbon 12 atomunu ele alalım şimdi...
Bu atomun çekirdeğinde 6'şar proton ve nötron bulunmaktadır. Kitle
spektrografisi ölçümlerine göre, Karbon 12 = 12 bazında, protonun kitle
değeri 1.007825, nötronunki de 1.008655'tir. Böylece, altı protonun
toplam kitle değerinin 6.0495, altı nötronun toplam kitle değerinin de
6.05199 olması gerekir. . Böylece, toplam 12 nükleonun kitle değeri
12.104940'a ulaşmaktadır. Yani 12.00000'e değil... Aklımıza bu durumda
şöyle bir soru takılıyor: O kayıp 0.104940'a ne oldu?
Kaybolan kitleye "kitle ilticası" deyimini uyguluyor, bilim adamları...
Kitle kaybı değerinin kitle sayısına bölünmesiyle de, nükleon başına
kayıp hesaplanıyor. Aslında, "Kayıp" bir şey yok ortada... Einstein'ın
denklemine uygun olarak, kitle enerjiye dönüşmüş oluyor. Böylece,
kayıp,aynı zamanda, çekirdeğin "bağlayıcı enerjisi"de oluyor. O
enerjiye eşdeğer bir kitlenin belirmesi gerektiği için, çekirdeği
bireysel proton ve nötronlara ayrıştırabilmek için, bağlayıcı enerjiye
eşit miktarda enerji girdisinin bulunması gerekiyor.
Aston'un saptamalarına göre, birçok çekirdekteki nükleon başına kitle
kaybı, hidrojenden başlayarak yukarıya, demir gibi madenlere doğru
hızlanıyor, daha sonra periyodik tablonun geriye kalan bölümünde bu hız
düşüyordu. Bir başka deyişle, nükleon başına bağlayıcı enerji,
periyodik tablonun ortalarında daha yüksekti.
Uranyum 238'i örnek olarak alalım. Bu çekirdek, bir dizi çürüme
yoluyla, kurşun 206'ya parçalanmaktadır. Bu süreç içinde, 8 alfa
partikülü salınmakta, salınan beta partikülleriyse önemsenmeyecek kadar
az olmaktadır. Kurşun 206'nın kitlesi 205.9745, sekiz alfa
partikülününse toplam 32.0208'dir.
Böylece toplam 237.9953'lük bir kitleye ulaşılmaktadır. Demek oluyor
ki, kitle kaybı 0.0553'tür. Uranyum parçalanmasıyla salınan enerjiyi
karşılayacak bir kitle kaybıdır bu...
Uranyumun daha da küçük atomlara parçalanmasıyla birlikte (fisyon
yoluyla), bırakılan enerji miktarı daha da yüksektir. Hidrojenin
helyuma dönüştürülmesi (yıldız sisteminde olduğu gibi) hem kitle kaybı,
hem de üretilen enerji daha yüksektir.
Kitle-enerji denkliği, fizikçiler açısından uygun, elverişli ve kolay
bir "defter tutma" yöntemidir. Örneğin, 1934 yılında positron'un
varlığı keşfedildiğinde, bir elektronla birlikte yok edilmesi
sırasında, iki partikülün kitlesine eşit enerji taşıyan bir çift gama
ışını oluşmuştu. Dahası, Blackett'ın da belirttiği gibi, yeteri
miktarda enerjiden kitle de oluşturulabilirdi. Uygun enerjiyle yüklü
bir gama ışını, belli koşullarda, yok olabilir ve saf enerjiden oluşan
bir positron
ortaya çıkabilirdi. Aynı şekilde, kozmik ya da proton sinkrotonlardan
çıkan partiküller, mezon ve anti-proton gibi kitlesel partiküller
oluşturabilirdi.
Çok kolay bir hesaplama sistemiydi bu...
Ama, bu yüzden de, "defterler tutmayınca", fizikçiler, Einstein'ın
denklemi üstünde rötuşlar yapmak yerine, "enerji" dengesini sağlamak
için "nötrino" kavramını ortaya attılar.
Kitlenin enerjiye dönüştürülebileceği konusunda bugün bile kaygıları,
kuşkuları olanlar varsa, sözü uzatmadan, onlara atom bombası olayını
örnek gösterebiliriz.
17 Ağustos 2008
15
:42 |
Spinoza
|
0
fav |
0
yorum
| etiket:
atom
,
elektron
,
fizik
,
gaz
,
hava
,
karadelikler
,
kimya
,
kuvvet
,
madde
,
moment
,
vektör
Evrendeki en gizemli nesne nedir? Bu
soruya pek çoğumuz hiç düşünmeden aynı yanıtı veririz: Karadelikler! Bu
gökcisimleri, belki biraz da adlarından dolayı olsa gerek, çok ilgi
çekiyorlar. Üstelik gökbilimcilere göre Güneş, Ay ve yıldızlar kadar
gerçekler.Karadelikler, doğrudan gözlenemeseler de onlar hakkında
birçok şey biliyoruz. Bu gökcisimlerinin, sanki bilimkurgu
romanlarından fırlamamışlar gibi, çok ilginç özellikleri var.
Karadeliklerin var olabileceği düşüncesi, 200 yıldan daha eskiye gider.
1874'te, bir İngiliz din adam JohnMichell, kütleçekiminin ışık üzerinde
etkisinin olup olamayacağını merak ediyordu. Ona göre, bazı yı ldızlar
o kadar büyük ve buna bağl olarak da o kadar büyük kütleli olabilirdi
ki, ışık bile onlardan kaçamazdı. John Michell'e göre, 500 güneş çarpı
bir yıldız, ışığının kaçmasını engelleyecek kadar güçlü bir
kütleçekimine sahip olabilirdi. Ne var ki, bu kadar büyük bir yıldız
gerçekte varolamazdı. Bundan birkaç yıl sonra, ünlü Fransız matematikçi
Pierre Simon de Laplace, aynı kanıya vardı. Michellve Laplace`ın
kaynaklar, hiç kuşkusuz, Isaac Newton'un çalışmalarıydı. Newton,
cisimlerin yere düşmesinin nedeninin, bu cisimlerin üzerinde etki eden
ve kütleçekimi olarak tanı mlanan, görünmez bir kuvvet olduğunu
açıklamıştı. Newton'un, ağaçtan yere düşen bir elmayı izledikten sonra
bu kanıya vardığı söylenir. Newton, kütleçekimini keşfetmekle kalmamış,
iki cisim arasındaki uzaklık arttıkça aralarındaki kütleçekim
kuvvetinin azaldığını da keşfetmişti. iki cisim arasındaki uzaklık iki
katına çıktığında, kütleçekimi dörtte bire iniyordu. Ayrıca, Newton'un
farkettiği bir başka gerçek de, kütlesi olan her cismin bir
kütleçekiminin olduğu, yani bir başka cismi çektiğiydi. Kütleçekiminin
keşfedilmesi, bilim adamlarının yıldızların ve gezegenlerin
hareketlerini anlamasını sağladı. Bir cismin kütleçekiminin
büyüklüğünün, kütleye ve uzaklığa bağlı olduğunu biliyoruz. Ancak,
uzaklığı hesaplarken, cismin kütle merkezine olan uzaklığını ele almak
gerekiyor. Dünya gibi küresel cisimlerde bu, tam merkezdedir. Biz
gezegenimizin yüzeyinde durduğumuza göre, Dünya'nı n kütle merkezine
olan uzaklığımız onun yarı çapı kadardır. Dünya'nın yerçekimi kuvveti
dev yıldızlarınkiyle karşılaştırılamaz; ancak, onun çekiminden kurtulup
uzaya gidebilmek için bile epeyce enerji harcamamız gerekir. Olduğunuz
yerde zıpladığınızda, ne kadar yükselebildiğinize dikkat ettiniz mi?
Bir metre, belki yarım metre bile değil. Bütün gücünüzü kullansanız
bile çok da fazla değişmez bu. Eğer bir cismin kütleçekiminden
kurtulmak istiyorsanız, bu cismin kütleçekiminin büyüklüğüne bağlı
olarak belli bir hızla zıplamanız gerekir. Örneğin, Dünya'nın
kütleçekiminden kurtulup uzaya gitmek isterseniz, zıpladığınızda
hızınızın saatte yaklaşık 40.000 km olması gerekir.
Yıldızdan Karadeliğe
Bir yıldızın evriminden söz edilirken, onun da bizler gibi doğduğu,
geliştiği ve öldüğü anlatılır. Yıldızlar, büyük oranda hidrojenden
oluşan evrendeki gazın ürünüdür. Yıldızlar, evrende bu gazın yoğun
olarak bulunduğu ve bulutsu ad verilen yerlerde doğarlar.Bulutsulardaki
gazın bir araya gelip yıldızları oluşturmasınndaki etken de
kütleçekimidir. Giderek sıkışan gazın en yoğun yeri olan çekirdeği,
sıkışmayabağlı olarak zamanla ısınır. Sıcaklık yaklaşık 10 milyon
dereceye ulaştığında, hidrojen atomlar birleflerekhelyuma dönüflmeye
bafllar ve bu s rada bir yanürün olarak çok miktarda enerji ortaya ç
kar. Bu enerji, kütleçekiminin ters yönünde bir kuvvet uygular ve
yıldız daha fazla çökmekten kurtulur.Bu aşamada, yıldız doğmuş kabul
edilir. Ortalama bir yıldız, milyarlarca yıl bu aşamada kalır; yani
yaşar.Yıldızın yakıtı azaldığında, merkezinde de önemli miktarda
çekirdek tepkimeleriyle meydana gelmiş madde oluşturmuştur. Bu madde,
yıldızın büyüklüğüne bağlı olarak demir ve ondan hafif elementleri
içerebilir. Yıld z, yakıtını tüketmeden önce, merkezindeki basınç ve
sıcaklık arttığı için şişmeyemeye başlar. Yıldızın dış katmanları uzaya
doğru itilir ve çap önceki çapının yüz katından fazla
artar.Yaşamlarının bu son aşamasınndaki yıldızlara kırmızı dev denir.
Genişledikçe yüzeyleri soğuyan yıldızlar, gerçekten de kırmızı görünür.
Yıldızın yakıtı tükendiğinde, artık çekirdekteki enerji kaynağıda
tükenmiş olur. Yıldız, artık kütleçekimini dengeleyen bir kuvvet
olmadığından aniden çöker. Bu sırada, dış katmanlardaki maddenin bir
bölümünü uzaya savurur. (Çok büyük kütleli yıldızlarda, bu olay çok
güçlü bir patlamayla gerçekleşir ve yıldız bir süpernova olur.) Artık
yıldız ölmüştür. Ancak, bizim asıl ilgimizi çeken bundan sonra neler
olacağı .Aslında bundan sonra neler olacağı en baştan bellidir. Çünkü,
ne olacağını yıldız n kütlesi belirler. Eğer bu yıldız bizim Güneş'imiz
gibi küçük kütleli bir yıldızsa, yıldızın sonu bir beyaz cüce
olmaktır.Bir beyaz cü[Linkleri üyelerimiz görebilir.Üyeyseniz Mailinizi OnaylayınBurayı tıklayarak üyemiz olabilirsiniz.]
bir çay kaşığı kadarı tonlarca kütleye sahiptir. Yıldızın, tepkimelerin
meydana geldiği çekirdeği, 1,4 güneş kütlesinden fazlaysa, madde sadece
nötronlardan oluşmuş bir nötron yıldızna dönüşür. Nötron yıldızı o
kadar s kışıktır ki, atomlar oluşturan [Linkleri üyelerimiz görebilir.Üyeyseniz Mailinizi OnaylayınBurayı tıklayarak üyemiz olabilirsiniz.]
ve protonlar da birleşerek nötronlara dönüşürler. Bu aşamada
birbirleriyle omuz omuza duran nötronlar, kütleçekimine karşı
koyabilirler. Bir nötron yıldızından bir toplu iğne başı kadar madde
alabilseydiniz, bunun kütlesi Dünya'nın en büyük tankerinin iki katına
yakın olurdu. Yani, yaklaşık bir milyon ton! Bir nötron yıldızını
oluşturan nötronları n, kütleçekimine karşı koyabildiklerini
söylemiştik.Ancak, bunun da bir sınrı var. Yani, kütleçekimi her zaman
galip geliyor. Yeter ki yeterince madde bulunsun. Yıldızdan geriye
kalan maddenin kütlesi üç güneş kütlesini aştığında, nötronlar da artık
bu kuvvete karşı koyamıyorlar. Artık kütleçekimi zaferi elde ediyor ve
madde evrendeki bilinen en gizemli ve karanlık gökcismine, yani bir
karadeliğe dönüşüyor.
Karadeliklerin, gökadaların oluşumunda rol oynadıklar düşünülüyor.
Birçok gökadanın merkezinde çok büyük kütleli karadelik
bulunuyor.Gökadamız Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğin kütlesi
yaklaşık 2,5 milyon güneş kütlesi kadar. İnanılmaz geliyorsa, bir de
yakınımızdaki gökadalardan biri olan dev gökada M87'ninmerkezindeki
karadeliğe bakın. Bu gökadanın merkezindeki karadelik üç milyar güneşli
kütlesinde!
Küçük Devler
Kütleçekiminin kütle merkezinden uzaklaştıkça azaldığını
söylemiştik. O halde, bir gökcismi çöktükçe yüzeyindeki kütleçekimi
artar.Cisim ne kadar küçülürse yüzeyi merkeze o kadar yaklaşır. Bu da
bir cismin, bu gökcisminin kütleçekiminden kurtulması için gereken
hızın artmasını gerektirir.Güneş'in kütleçekiminden kurtulmak için
gereken kaçış hızı ,yüzeyinde saniyede 620 km'dir.Güneş'in çapın
öncekinin yarısı kadar olacak şekilde sıkıştırırsanız, kütlesi
artmadığı halde yüzeyindeki kütleçekimi öncekinden % 40 fazlaolacaktır.
Güneş'in çapını Dünya'nın çapıyla eşit büyüklüğe getirirseniz, kaçış
hızı saniyede 6500 km'ye çıkar. Gerçekte kütlesi yeterli değil, ama bir
an için Güneş'in nötron yıldızına dönüştürdüğünü düşünelim. Bu durumda,
kaç hızı ışık hızının (saniyede 300.000 km) yarısından fazla olur. Bir
cismi öyle bir sıkıştıralım ki, ondan kaçmak için gereken hız ışık
hızından fazla olsun. Burada, bir sorunla karşılaşıyoruz. Fizik
kurallar gereği, hiçbir şey ışık hızından daha hızlı gidemez. Bu da,
böylebir cisimden hiçbir şeyin, hatta ışığın bile kaçamayacağı anlamına
gelir. Gerçekte, bir yıldızın karadelik olabilmesi için, yıldız
öldükten sonra geriye kalan maddenin en azından 3 güneş kütlesinde
olması gerekiyor. Beyazcüce, nötron yıldızı ya da karadelik olsun, bize
en olağanüstü gelen şey, nasıl olup da maddenin bu kadar
sıkıştırılabildiği. Eğer Dünya'yı yeterince sıkıştırabilseydik, 1
santimetreden daha küçük çaplı bir karadelik olurdu. Üstelik bu da onun
çapı değil, "olay ufku" olacaktı . Olay ufku, içine düşen hiçbir şeyin
kaçamayacağı bölgenin adı . Daha iyi anlamak için, bir karadeliğe doğru
düşen bir cisim düşünün. Bu cisim, olay ufkuna geldiğinde, buradaki
kütleçekimi ancak ışık hızıyla giden bir cismin kaçabilmesine olanak
tanır. Olay ufku geçildiğindeyse, ışık hızından daha hızlı hareket
edilemeyeceğinden buradan kaçmak olanaksız olur. işte karadelikler bu
nedenle içlerine düşen, daha doğrusu olay ufkunu geçen hiçbir şeyin
geri dönemeyeceği gökcisimleridir.
17 Ağustos 2008
15
:41 |
Spinoza
|
0
fav |
0
yorum
| etiket:
atom
,
elektron
,
fizik
,
gaz
,
hava
,
kimya
,
kuvvet
,
madde
,
moment
,
vektör
,
ışığın dalga modeli Çok eski çağlardan beri;bilim adamları,elektromanyetik tayf’ın dar
bölümündeki radyasyon formlarını,göz sayesinde algılayabildikleri için
buna ışık adını verdiler, ne olduğunu merak ettiler ve ilgi
gösterdiler.Önceleri;Antik çağda,Yunanlılar zamanında, gözün, bakılan
cisme doğru ışık ışınları yaydığı düşünülürdü,Epikür,görüntünün gözden
kaynaklanan resimlerden oluştuğunu ileri sürmüş,Platon,ışığın bakılan
cisimlerden göze geldiğini iddia etmişti. Daha garip düşüncelerde
mevcuttu;Bunlar arasında,gözden fırlayan parçacıklarla görme sağlandığı
düşüncesi de mevcuttu.Bu düşünceler antik çağdan 17.yy’e kadar uzanan
düşüncelerdir.
1675 yılında ilk kez Danimarkalı astronom Römer ışığın hızı konusuna
eğildi,Jüpiter’ in bir uydusunun gezegen arkasında kalma süresini
hesaplamakta olan Römer,bu sürenin gezegenin dünyaya uzaklığı
arttığında fazlalaştıpını farketti ve bunun ışığın daha çok yol
katetmesi ile ilgili olduğunu düşünerek ışığın hızı konusuna dikkati
çekti.Newton 1704’te ışık deneyleri ile ilgili çalışmalarını yazdığı
“0ptics” kitabını yayımladı.Newton ışık ile ilgili olarak
çalışırken,Hollanda’da Cristian Huygens bir teori geliştiriyordu.Ve ilk
bilimcilerin tersine ışığın parçalardan değil dalgalardan meydana
geldiğini öne sürüyordu.O da Descartes Newton ve daha başkaları gibi
çok ince ve elastik nitelikte olan ve ışığın yayılmasını sağlayan bir
ortamdan bahsediyordu.Bu madde tüm uzayı baştan başa dolduruyordu ve bu
ortam ışık dalgalarının yayılmasını sağlıyordu.Daha sonraları eter veya
esir denen ve varlığı ile ilgili pek çok çalışma yapılan sonunda
yokluğuna karar verilen daha doğrusu tespitinin mümkün olmayacağı
ispatlanan bir maddeydi bu.Huygens’in çalışmaları her ne kadar Snell’in
kırılma yasalarını destekliyorsa da,ışık düz gidiyor ve köşeleri
dönmüyordu.Bu sıralarda ışık için kafa yoranlardan biri de Robert Hooke
idi.O da ışığın eğri dalgalardan olduğu gibi bir varsayım
geliştirmişti.Newton’un parçacık teorisi ile Huygens’in dalga teorisi
arasındaki kavgayı o yıllarda tüm ağırlığınca hissedilen Newton’un
otoritesi kazandı.
19.yüzyıl’da Thomas Young çıktı ve dalga teorisine ağırlık kazandırdı,o
güne kadar dalga teorsi ile açıklanamayan kırınım ve keskin gölge
olayına,yeteri kadar kısa dalga uzunluklarında ışık hem düz gidebilir
hem de keskin gölge yapabilir diyerek açıklık getirdi, girişim
yasalarını açıkladı ve ışığın dalga uzunluğunu ölçtü.Bu arada Fresnel
adında bir Fransız bilim adamı kırınım olayını başarıyla açıkladı ve
ışığın dalga teorisi güçlendi.Daha sonraları Fizeau,Foucault,Michelson
ışık hızı ile ilgili deneyler yaptılar.Michelson 299.770 km/sn olarak
ışık hızını belirledi.(Boşlukta ışık yayılma hızı 299.793 km/sn’dir.).
Boşluk ışık hızı,kırılma indisine bölünerek o ortamdaki ışık hızı
bulunur.Havanın kırılma indisi 1,0003’tür o halde hava içinde ışık hızı
299.703 km/sn olarak bulunur.Elmas’ın kırılma indisi 2.42’dir o halde
ışık hızı elmas içinde 124.000 km/sn’dir.Clerk Maxwell 19. Yüzyıl
ortalarında elektromanyetik dalga kuramını geliştirdi ve
elektromanyetik dalgaların ışık hızında hareket ettiğini gösterdi,o
halde ışık da bir elektromanyetik dalga formunda olabilirdi.Ayrıca daha
başka elektromanyetik radyasyon formlarının da varlığı araştırılmalı
idi.
Işığın dalga formu 20.yüzyıl başlarına kadar ön planda oldu.1900
yılında Max Plank ‘in kara cisim ışımasına ait kuramsal çalışması
yayınlandı ve bu paketçiklere “quanta” adını verdi.Enerji Quantum’ları
E=h*f olarak formülize edilmekteydi.Bu teoride ‘h’ ifadesi doğanın
değişmezlerinden biri olan Plank sabitini ifade etmektedir ve
6.62*10-34 joule/sn’dir.Quantum teorisi ile dalga teorisi sarsılmadı
ama,doğanın sürekliliği yasası yara aldı.’Natura non facit salsus’
sallanmaya başlamıştı.
1905 yıllarına gelindiğinde Eınsteın’ın fotoelektrik etki teorisi
quantum teorisini doğruladı.Daha sonraları ‘Tanrı zar atmaz’diyerek
quantum teorisini kabullenmekte zorlanan Eınsteın’ın özel Rölativite
kuramı ile;bizim evrenimiz için ışık hızının sınır olması ve ışık
hızına erşilememesi,evrenin sınırlarını ortaya koydu.Yine çekim
alanından geçen ışığın sapması varsayımının deneylerle
doğrulanması,ışığın parçacık teorisini güçlendirdi. Plank’ın E=h*f
olarak ortaya koyduğu formül,quantum denen enerji paketiyle ışığın
frekansı arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktaydı.
Bu sıralar Niels Bohr adında bir Danimarkalı bilim adamı ortaya çıktı
ve yeni bir atom modeli ortaya koydu.Bu modelde elektronlar çekirdek
etrafında belli yörünge seviyelerinde olabilirdi ara seviye söz konusu
değildi.Elektronlar’ın bu seviyeler arasında sıçraması söz
konusydu.Daha sonraları pek çok bilim adamının;dalga mekaniği
istatiksel mekanik konularında yaptığı çalışmalarla quantum teorisi dev
adımlarla ilerledi.Bunlar arsında Heisenberg,Bauli,Landau,Born,Dirac
gibi fizikçiler vardı.
1950 yıllarından sonra,elementel parçacıklar konusunda yapılan
çalışmalar ve atomun yapısı ile ilgili yeni buluşlar dört çeşit madde
etkileşimleri olduğunu ortaya koydu.Bunlar kütlesel
çekim,elektromanyetik,zayıf etkileşim ve güçlü etkileşim olarak
tanımlandı.Elektromanyetik etkileşimle bağlantılı olan gluon’a foton
adı verildi.(Yani 1905’ te Eınsteın’ın ortaya koyduğu ışık parçacığı)
bu konu ile ilgilenen quantum elektrodinamiği ;elektromanyetik alanın
yani ışığın gluon’unun foton olduğunu söyler.Foton kütlesi ‘q’olan ve
elektrik yükü 0 olan bir gluon’dur.Özel relativitenin ortaya koyduğu
ışığın çekim alanında sapması olayı bize foton adı verilen bu
parçacığın bir kütlesinin olduğunu söylemektedir.Keza ışık basıncının
olması da foton’un bir kütlesi ve momentumu olduğunu gösterir o halde
ışık hızında, fotonun bir kütlesi vardır.Her ne kadar rölativistik
olarak düşünüldüğünde,hiç bir kütle ışık hızına ulaşamaz,rölativistik
kütle artış formülünde,bir kütlenin ışık hızına ulaşması durumunda
kütlesi sonsuz olur.Sonsuz bir kütle sonsuz enerji demektir,bu da
mümkün değildir.
Pratikte biz ışık diye elektromanyetik tayf’ın görünen ışık kısmındaki,
elektromanyetik dalgaları içeren dar bir bölümünden bahsederiz…’Işık
nedir’ sorusunun cevabı etrafındaki kavga artık sona ermiş
durumdadır.Çünkü ışık hem dalga hem parçacıktır.
17 Ağustos 2008
15
:40 |
Spinoza
|
0
fav |
0
yorum
| etiket:
atom
,
elektron
,
fizik
,
gaz
,
hava
,
kimya
,
kuvvet
,
madde
,
moment
,
termodinamik evren
,
vektör Evrendeki tüm varlıklar belirli bir yaşam sürerler ve bu yaşamları
ise onların enerjisi ölçüsünde olmaktadır. Varlıklar içlerinde bulunan
bu enerji ile hayatlarını sürdürürler, enerjileri tükendiğinde ise
ölürler. Acaba yaşam İle ölüm arasında akıp giden enerjinin varlıklar
arasındaki hareketinin yönünü belirleyen kanunlar nelerdir?
Termodinamik biliminin temellerini atan Fransız fizikçi Sadi Cornat,
enerji ve hareket ile birlikte ısı dönüşümü olayını da ele alarak
incelemelerine başlayınca, bu kanunlar da ortaya çıkmaya başladı.
Daha sonraları Robert Mayer, Hermann Von Helmholtz, W.Thomson,
R.Clousius ve J.Joule'ün çalışmalarıyla fiziğin üçüncü, belki de en
sağlam sütunu termodinamik doğmuş oldu.
Termodinamik enerjinin korunumundan faydalanarak mekanik ve termal olayları birbirine bağlayan bir bilimdir.
Termodinamik, mekanik ve elektromanyetikten çok farklıdır. Çünkü özel
hiç bir durum öne sürmeksizin tüm modellerle uyum içindedir, incelik
gerektirse de sonuçları kesin ve sağlamdır. İşte bu nedenledir ki,
Planck ve Einstein termodinamiğin üzerine fiziksel bir kuram inşa
edilebilecek biricik mutlak, sağlam teme! olduğu hususunda
hemfikirdiler.
Anlaşılması güç engellerle karşılaştıklarında, olaya termodinamik açısından yaklaşarak çözüme ulaşmaya çalışırlardı.
Şimdi ise fiziğin yıkılması en zor görünen kalesinin mahiyetine yani termodinamiğin kanunlarına değinelim.
A) Sıfırıncı Kanun
Sıfırına kanun sıcaklık ve termal dengeyle ilgili bir kanundur. Burada
şunu belirtelim, ısı ve sıcaklık aynı şeyler değildirler. Isı; sıcaklık
farkından dolayı bir cisimden diğerine akan enerji iken, sıcaklık; bir
cisimde bulunan enerjinin bir ölçüsüdür. Termal dengeyi ise. ısı
alışverişinde bulunabilecek bir durumda bulunan (Termal temas) iki veya
daha fazla cismin sıcaktan soğuğa doğru olan enerji akışının
kesilmesiyle kurulan bir denge hali olarak tarif edebiliriz.
Bu açıklamalara göre sıfırına kanun, "Birbirleriyle termal temasta
bulunan varlıkların oluşturduğu bir sistem, yeterli zaman sonunda
termal dengeye ulaşır ve sistem içindeki bütün varlıklar aynı sıcaklığa
sahip olurlar" şeklinde ifade edilebilir.
Termometreler bu kanuna göre çalışmaktadır. Termometreler bulundukları
sistemin bir parçası olduklarından sistemle termal denge içindedir.
Yani sistemin sıcaklığına sahiptir. Bundan sonra sisteme verilen veya
çekilen ısıdan termometre direkt olarak etkilenir ve ortamın yeni
sıcaklığını gösterir.
B) Birinci Kanun
Termodinamiğin birinci kanunu enerjinin korunumu kanunudur. Bu kanuna
göre enerji yoktan var, vardan da yok edilemez, ancak şekil
değiştirebilir. Bizde bundan faydalanarak (enerji dönüşümleri)
ısınıyor, hareket ediyor ve cisimleri hareket ettiriyoruz. Buhar
makineleri, diğer ısı üretim makineleri ve yakıtlı motorlar hepsi bu
kanunun öngördüğü şekilde enerjinin işe dönüştürülmesinden faydalanarak
çalışmaktadır.
Bu kanun belki de fizik kanunlarının en sağlam olanıdır. Ayrıca bu
kanuna göre. yaşam kaynağımız olan güneş de mevcut enerjisini bir gün
tüketecek ve insan yaşamı ile birlikte kendiliğinden sönecektir. Bilim
adamlarının yaptıkları hesaplamalara göre güneş yaklaşık 4,6 milyar yıl
yaşındadır, ancak 5 milyar yıllık enerjisi kalmıştır. Beş milyar yıl
çok uzun bir zamandır, ama hiç bir zaman sonsuz anlamına gelmez.
C) İkinci Kanun
19. yüzyıl, atağa kalkan bilim sayesinde sanayi devrimine sahne oldu.
Bu devrimin hiç kuşkusuz baş aktörü makinalardı. Makinalar da daha
mükemmele ulaşma isteği ile yapılan çalışmalar sırasında bilim
adamlarının Önünde bazı sorular belirdi. Hangi tür bir makina en çok
verimle çalışır? Kayıplar sıfırlanabilir mi? Kayıpların kaynağı nedir?
v.b. Bu soruların cevaplan hiç de beklenildiği gibi olmadı. Çünkü
yanıtlar insanoğluna hiç bitmezmiş gibi görünen enerji rezervlerinin
hesapsızca kullanılamayacağını gösterecektir.
Yapılan araştırmalar neticesinde yüzde yüzlük verimle çalışan makinalar
düşüncesi tarih oldu. Çünkü ne türlü bir makina yapılırsa yapılsın
makinaya verilen enerji ile makinadan başka bir şekle dönüştürülmüş
olarak elde edilen enerji arasında sıfırlanamaz bir kayıp mevcuttur. Ne
yaparsak yapalım verilen enerjinin bir kısmı makina içi sürtünmeler
vasıtasıyla ısıya dönüşmektedir. Kaybolan ısı ise hiç bir zaman enerji
olarak tekrar elde edilemez. Bu olay enerji kaybı dolayısıyla birinci
kanunun ihlali şeklinde anlaşılmasın. Kayıplardan kasıt, vardan yok
olma şeklinde olmayıp, enerjinin ısı şekline dönüşüp kullanılabilir
olmaktan çıkması, sistemin (makina. ortam, araç vb.) yapısına
katılmasıdır.
Kısaca ikinci kanun; bir süreç içinde gerekli toplam enerji sabit
kaldığı halde, sürtünme ve benzeri temaslar yüzünden kullanılabilir
enerji azalmaktadır ve bunun sonucu olarak yüzde yüzlük verimle çalışan
bir makina yapılamaz.
Termodinamiğin ikinci kanunu, fiziğe geri döndürülemez (tersinmez)
olaylar düşüncesini getirdi. Bu kanuna göre fiziksel hadiselerde geri
döndürülemez belirli bir eğilim vardır. Örneğin, bir bardak sıcak çay
etrafına ısı vererek soğur ve hiç bir zaman çayımız verdiği ısıya
kendiliğinden toplayıp eski haline gelmez. Yukarıdan serbest bırakılan
bir top yerden sekip bırakıldığı yüksekliğe kadar çıkmayı başaramaz.
Bir pervaneyi ne kadar hızlı çevirirsek çevirelim, çevirme işlemini
bıraktıktan bir müddet sonra durur ve hiç bir zaman da sürtürmeye
harcadığı enerjisini toparlayıp tekrar dönmeye başlamaz. Bir odaya
sıktığımız parfüm ilk Önce yakın çevresi tarafından hissedilir, bir
süre sonra karşı köşedeki arkadaşımız bile kokuyu alır, ama daha sonra
koku gittikçe etkisini kaybeder ve parfüm zerrecikleri atmosferde
dağılıp gider. Hiç bir zaman odadan çıkmam demez, geri dönüşsüz
evrensel eğilimin etkisinde bir harekete mecbur kalır.
Bütün bu saydığımız süreçlerin ortak yanı; belirli bir doğrultuda,
düzenden düzensizliğe, bütünden yayılmaya, kullanılır olabilirlikten
kullanılmamazlığa doğru, yol almalarıdır.
R.Clausius bu evrensel eğilime entropi ismini verdi ve matematiksel bir
ifadesini oluşturmayı başardı. Entropi Yunanca kökenli bir kelime olup
"Bir sistemin düzensizlik derecesinin ölçüsü" manasında kullanılır.
İkinci yasa kısaca entropi artışı olarak özetlenebilir. Bütün
varlıkların, eninde sonunda entropisi artmaktadır. Kainattaki olayların
tümü yukarıda saydığımız gibi geri dönüşümlü olmayan olaylardır. Bizi
ısıtan ve aydınlatan güneş bir bardak sıcak çay gibi ısısını
tüketmektedir. İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi ve diğer
galaksiler bir odaya sıktığımız parfümün zerrecikleri gibi
birbirlerinden hızla uzaklaşmaktadırlar. Kısacası evrenin entropisi
sürekli olarak artmaktadır.
Sürekli enerji kaybından dolayıeninde sonunda evrenin entropisi
maksimum değere ulaşacaktır. Bu andan itibaren evrenin her yeri aynı
sıcaklık ve yoğunlukta olacak. Bu maksimum düzensizlik halinde iş
yapacak kullanılabilir enerji olmadığından bütün fiziksel, kimyasal ve
biyolojik süreçler duracaktır.Bu umutsuz tabloya bilim adamları "Isı
ölümü" adını verirler.
Bu konu hakkında Fizikçi Poul Davies "Tanrı ve Yeni Fizik" adlı
kitabında şöyle diyor: "Eğer evren sınırlı bir düzen birikimine sahipse
ve düzensizliğe doğru tersinmez biçimde sonunda termodinamik dengeye
değişiyorsa iki çok derin çıkarımı hemen izlemeye başlar, îlki evren en
sonunda ağır ağır yuvarlanarak kendi entropisi içinde ölecektir. Bu
fizikçiler arasında evrenin "ısı ölümü" olarak bilinir. İkincisi evren
ebediyen varolmuş olamaz, bu yüzden sınırlı bir zaman önce dengesi son
durumuna erişmiş olacaktı. Özet olarak evren daima varolmadı."
Entropi, 19. yüzyılda büyük yankılar uyandırdı. Entropi, bir türlü
Newton mekaniği ile açıklanamıyordu. Ludwig Boltzman olasılık kavramını
gündeme getirdi. Olasılıklar yardımıyla kurulan istatistiksel mekanik.
Newton mekaniğini düştüğü zor durumdan kurtardı.
D) Üçüncü Kanun
Üçüncü yasa fizik bilimindeki görülmeyen engellerden biriyle ilgilidir.
Bu termodinamik engel, mutlak sıfır sıcaklığıdır. Bu kanun 1906 Wolther
Nernst tarafından ortaya atılmıştır.
Mutlak sıfır noktası, bütün gazlar için basıncın sıfır olduğu andaki
sıcaklık değerine karşılık gelmektedir. Yani bütün gazların mutlak
sıfır sıcaklığında basınçları sıfırdır. Mutlak sıfır sıcaklığı -273,
15°C karşılık gelir. Fakat bu değer bu sıcaklığa inilerek elde edilmiş
bir Ölçüm olmayıp bütün gazların sıcaklık-basınç grafiğinden elde
edilmiş bir değerdir. Zaten fiziki bir engel olma özelliği buradan
kaynaklanmaktadır. Yapılan deneylerde bu sıcaklığa inilememiştir.
Basıncın sıfırlanması ise ayrı bir problemdir, önceleri fizikçiler
cisimler soğudukça molekül ve atomların hareketlerinin yavaşladığı ve
mutlak sıfır sıcaklığında tamamen durduğu ve böylelikle etraflarına bir
basınç uygulayamadıkları düşüncesindeydiler. Fakat daha sonra fiziğe
giren Kuantum mekaniğine göre atomların sıfırlanamâz alt limit enerji
değerleri olmak zorundadır. Kısaca deneylerle de doğrulanan Kuantum
mekaniğine göre, atomlar -273, 15 ° C 'de etrafıyla paylaşamayacağı bir
enerjiye sahiptirler,
Nernst bu sonuçlardan faydalanarak işi bir adım daha ileri götürdü. Ona
göre mutlak sıfır noktası -273,15 ° C maksimum düzensizlikten çok
düzensizliğin yokluğu yani mükemmel bir düzen halidir.
Daha sonra yapılan çalışmalar da mutlak sıfıra İnmenin eldeki
bilgilerle imkansız olduğu ortaya çıktı. Çünkü sıcaklığı düşürmek için
gerekli caba her seferinde zorlaşmaktadır. Bu ışık hızına erişmek için
gereken enerjinin sonsuza gitmesi gbi -273.15 ° C inmek için gereken
çaba da sonsuza gitmektedir.
Termodinamiğin temcilerini oluşturan bu dört kanun, kesin ve
sağlamlıklarına rağmen bizde fiziğin en az bilinen alanlarından
biridir. Genelde bu konu ya temel fizik kitaplarının son bölümünü
oluşturur ya da başlı başına bir ders olarak okutulur. Kalın teme!
fizik kitaplarının tamamını bir dönemde bitirmek pek görülmüş şey
değildir. Bir ders olarak müfredata koyulduğunda ise ezberci sistemin
bir sonucu olarak sayfalar süren formül kargaşasında işin özüne,
manasına girilememekte veya girilmemektedir.
Şu bir gerçek ki, bildiğimiz en mükemmel izole sistem içinde
yaşadığımız kainattır. İşte bu kainat sürekli genişleyen yapısıyla ısı
Ölümüne doğru koşmaktadır. Bu uzun maraton bir gün entropinin
maksimumlanmasıyla son bulacak. İşte o andan itibaren, ölüm bir daha
ölmemek üzere kainatı kuşatacak.
17 Ağustos 2008
15
:39 |
Spinoza
|
0
fav |
0
yorum
| etiket:
atom
,
elektron
,
fizik
,
gaz
,
hava
,
kimya
,
kuvvet
,
madde
,
moment
,
vektör
,
zaman süreksizdir Hareket halinde A dan B'ye doğru giden bir ok düşünün. Ok herhangi
bir anda A ile B arasında bir noktada bulunmaktadır. Bu noktada ok
sabit durduğuna göre hareket etmiyordur. Fakat hareketsiz olarak
görüldüğü bu nokta A ile B arasındaki herhangi bir nokta olabilir. Şu
halde ok tüm yol boyunca hareketsiz durmaktadır. Buradan da hareketin
olmadığı sonucuna varılabilir.
Şimdi, bu şekilde bir mantık yürütme bize saçma ve hatalı görülebilir.
Zira okun A dan B'ye hareket ettiğini biliyoruz. Ancak ok bu hareketini
sürekli bir şekilde mi gerçekleştiriyor, yoksa süreksiz bir şekilde mi?
Klasik bilimsel görüş sürekliliği savunur ve okun sürekli bir şekilde A
noktasından B noktasına ulaştığını iddia eder. Bu iddianın dayandığı
varsayım ise uzay ve zamanın sürekli olduğudur. Acaba gerçekten uzay ve
zaman sürekli midir?
Sürekliliği tanımlarken aradaki farkın limitte sıfıra gittiğini kabul
ederiz. Yani bir çizgi üzerindeki iki nokta sonsuz derecede yakın
olmaları gerekir. Sonsuz yakınlık ise sıfır değişim demek olduğundan,
"limit halde hareket yoktur" da pekala denebilir. Bu sonucun bir başka
ifadesi, süreklilik bizim yaratmış olduğumuz bir varsayımdır. Zira
klasik Newton fiziğinde uzay sonsuza uzanan bir arka plan olarak
varsayılmakta ve nesneler bu arka plan içinde belli noktalarda yer
kaplayıp hareket eden varlıklar olarak belirtilmektedirler. Zaman da
hakeza nesnelerden bağımsız ölçülebilen bir büyüklük olmaktadır.
Einstein'ın görelilik kuramında da zaman ve mekan sürekli ve
ölçülebilen değişkenlerdir.
Oysa ki Kuantum kuramında durum tamamen farklıdır. Zaman ölçülebilen
bir değişken değildir. Olaylara bir film seyreder gibi sürekli bakmaz,
o filmin kare fotoğraflarına ayrı ayrı bakar. Her olay bir an içinde
yakalanmış bir fotoğraftır. İki an arasında da sürekli bir ilişki
olması gerekmez. Dolayısıyla bu kurama göre zaman tek yönlü geçmişten
geleceğe doğru akması gerekmez. Kuantum kuramına göre zaman
tersinirdir. Yani bir olayın filmini ters oynatacak olsak dahi bize
imkansız bir olay gibi görünmez.
Örneğin, gündelik hayatta bir yumurta yere düşüp kırıldığında parçaları
etrafa yayılıp kalır. Bu olayın filmini çekip tersten oynattığımızda
yerdeki parçaların bir araya geldiklerini ve bir yumurta oluşturup
yukarı doğru yükseldiklerini görürüz. Bu duruma gündelik hayatta
rastlanmayışının nedeni zamanın tek yönlü akışıdır. Bu bakımdan bizim
boyutumuzda zaman tersinir değildir sonucuna varıyoruz.
Ancak yaşam olayını incelediğimizde film adeta tersinden
seyredilmektedir. Hücrenin içindeki çekirdekte bulunan ufacık DNA ve
RNA moleküllerinden yeni hücreler oluştuğunu ve gittikçe bu hücrelerin
bir araya gelmesiyle önce dokuların sonra da canlı varlığın ortaya
çıktığını görüyoruz. Bu olay, yerdeki dağılmış yumurta parçalarının
birleşip yeniden bir yumurta oluşturmalarına benziyor. Yani, yaşam
oluşması için zaman adeta tersine hareket ediyor.
Canlı varlığın oluşması için zamanın tersine akması ne anlama gelir?
Öncelikle canlı varlığın çevresine göre daha organize, düzenli bir yapı
oluşturduğunu görmekteyiz. Bu da Entropinin azalması anlamına gelir.
Zira Entropi düzensizliğin ölçüsüdür (Bkz. "Bilgi Yokolmuyor" başlıklı
yazı, "X" Dergisi Kasım 2004). Entropinin azalması ile bilginin artması
aynı anlamı taşıdığına göre canlı varlıkta bilgi artışı olmaktadır.
Entropiyi azaltan ve bilgiyi arttıran varlık bizim ölçemediğimiz
ışıktan hızlı hareket eden (Takiyon adını verdiğimiz) parçacıklar
oldukları kanısındayım. Zira, ışıktan hızlı hareket eden parçacıklar
zamanda da ters yönde (gelecekten geçmişe doğru) hareket ederler.
Şu halde 'şimdiki an' içinde yaşayan biz insanlar için zaman, hem
geçmişten hem de gelecekten etkilenen bir yapıya sahiptir. Sadece tek
yönlü akan bir zaman kavramı, bizim için sadece pratik önemi olan bir
yaklaşımdan ibarettir. Gerçekte zaman süreksiz anlardan oluşmaktadır.
Her an kendi içinde bir bütündür ve bir an ile diğer an arasında
sürekli bir ilişkinin bulunması zorunlu değildir. An adını verdiğimiz
zaman süresi son derece kısa, adeta sıfıra yakın olmakla birlikte
tamamen sıfır da değildir. Bu çok kısa süre Kuantum kuramındaki Planck
sabiti ile orantılı olup Planck zamanı olarak tanımlanmıştır. Tüm evren
bu Planck süreleri arasında bir var olmakta, bir yok olmaktadır.
Bu durumda madde nasıl oluyor da yok olmadan önceki şeklini hatırlıyor?
Sorusunun yanıtını "şimdiki anın hem geçmişi hem de geleceği
barındırmakta olduğu".ifadesinde buluyoruz. Zaman ve mekan süreksiz ama
birbirlerinden habersiz değiller. Bu haberleşme yerel etkilerle
olmuyor. Yani sürekli bir etki-tepki durumu yerine anında ve ışıktan
hızlı bir 'nakille' haberleşme sağlanıyor. Nakille sözünü tırnak içinde
ifade ettim zira buna 'hareket' demek istemedim. Sadece bilgi nakli söz
konusu. Bu bilgi nakli ile düşünce enerjisi yakından alakalı kavramlar.
Bilgi naklini sağlayan düşünce enerjisidir ve düşünce enerjisini
harekete geçiren de istektir, denilebilir. Enerji kaybolmayıp
korunduğuna göre bilgi de korunuyor.
Enerjinin küçük ve sonlu paketler halinde aktarıldığı deneysel olarak
kanıtlanmıştır. Bu durumu sağlayan da gene zamanın ve mekanın küçük
sonlu süreler/aralıklar halinde artmasıdır. An dediğimiz bu kısa sürede
hareket yoktur denilebilir. Böylece Zenon çelişkisi bir çelişki değil,
günümüzün modern bilimine ters düşmeyen bir ileri görüşlülük olmaktadır.
Eskiden bilginin korunması büyük çapta sözlü destanlarla, masallarla ve
kutsal ayinlerle olmaktaydı. Yazılı belgelerin yaygınlaşması ile
birlikte bilginin korunması çok daha kolay hale geldi. Ama, bilgi
kitaplara taşındı ve insanın kendi öz varlığının bilgisi olmaktan
çıktı. Kitabi bilgi sayesinde teknolojik ilerlemede büyük bir sıçrama
yaşandı. Günümüzde bilgisayarlar sayesinde bilgi büyük bir hızla hem
birikiyor, hem de yayılıyor ama gittikçe de bizden uzaklaşıyor. Bu
hızlı yayılmayı dikkatle izlemekte yarar var. İnsanlar artan bilgi
karşısında katılımcı değil sadece gözlemci durumuna geçiyorlar. Daha da
önemlisi, insanlar bilgiyi içlerine katmadıkları için kendi öz
değerlerini ve kültürlerini korumayı da başaramıyorlar. Bir yanda
küreselleşmenin getirdiği ortak değerler, diğer yanda aile ve toplumdan
kaynaklanan farklı ve özel değerler insanları bir çeşit bölünmüş bir
ruhsal yapı içine sürüklüyor. Sonuçta umursamaz, gözlemci ve sığ
değerlerle donanmış bir toplum ortaya çıkıyor.
Bu durum karşısında takınılması gereken doğru tutum nedir? Mademki
düşünce enerjisini harekete geçiren istektir, o zaman isteklerimizin ne
olduklarını ve nereye etki ettiklerini bilmekte yarar var sanırım.
İstekleri sadece maddi çıkarımız doğrultusunda yönlendirdiğimiz sürece
yeni isteklerin ortaya çıkmasına engel olmayız. Bu durum hiç bitmeyen
biteviye birbirini besleyen istekler zincirini yaratmaktan öteye
gitmez. Bu zinciri kırabilmek öyle sanıldığı kadar da kolay olmuyor.
Tutkularımız ve sorumluluklarımız bu istek zincirini sürekli besliyor.
İstek zincirini günümüzün yaşantısı içinde tümüyle kırmak mümkün
görünmese de istekleri daha geniş bir çerçeveye yaymak pekala mümkün
olabilir. Bir diğer ifade ile, isteklerimizi hem kendi yararımıza
(hayrımıza) hem de bütünün yararına yönlendirmeye gayret etmeliyiz.
Özellikle bilgiye bir gözlemci olarak değil, bir katılımcı olarak
yaklaşmak ve onu gündelik hayatımızın bir parçası haline getirmek
gerektiği kanısındayım.
Unutulmaması gereken şey; her anın bir fotoğraf gibi kendi başına bir
değer taşıdığı ve bu fotoğrafta daima kendimizin de bulunduğudur
Işığı iyice yansıtan bir cisim, güneşte belli olacak kadar ısınmaz;
oysa ki, ışığı soğuran siyah bir cisim oldukça ısınır. Kaldırımlardan
karla birlikte kürenen toz toprak koyu renkli olduğu için ışığı daha
fazla soğurur; bu olay kürenmiş, toz toprak karışmış karın, güneş
altında temiz kardan daha önce erimesine sebep olur.
Tanecik modeli bu olayları açıklayabilir mi? Işık tanecikleri bir madde
tarafından yansıtılmıyor veya başka bir maddeye geçirilmiyorsa, o
maddede durup kalıyorlar demektir. Işık tanecikleri bir madde içinde
kaldıkları zaman o madde ısınır mı? Bu hallerde maddenin gerçekten
ısınacağını, taneler yerine bir çekiç ve ışık soğurucu madde yerine de
bir kurşun parçası alarak gösterebiliriz. Çekicin kurşun parçaya
çarpması ışığın yüzeye çarpmasına; çekicin geriye sıçraması da ışığın
yansımasına .karşılık alınabilir. Bu düşünceden hareketle kurşun
parçasına çekiçle birkaç kez çabucak vuracak olursak çekicin geriye
zıplamadığını ve kurşunun ısındığını görürüz. Bu ısınmanın bütün
cisimlerde aynı olmadığını göstermek için kurşun parçası yerine bir
çelik parçası kullanalım. Bu sefer çekiç her vuruşta geri sıçrar
(yansır) ve çelik ısınmaz. Eğer ışık tanecikleri sıradan madde
tanecikleri, örneğin saçma taneleri gibi davranıyorlarsa, ışık
taneciklerini durduran her maddenin ısınmasını beklemeliyiz. Bu
tartışmadan anlaşılacağı gibi, ışığı soğuran maddelerin ısınması ve
yansıtan maddelerin ısınmaması gibi olaylar, gerçekten tanecik
modeliyle bağdaşmaktadır.
Maddelerin çoğu üzerine düşen ışığın bir kısmını yansıtır, bir kısmını
da geçirebilirler. Bir maddenin aynı ışık demetinden bazı tanecikleri
düzgün yansıtırken bazılarını soğurması olayını açıklayabilmek için
tanecik modelini nasıl değiştirebiliriz? Cismin bazı bölgelerinin
tanecikleri tutup ısınacak yapıda, bunlar arasına karışmış başka
bölgelerinin de tanecikleri yansıtıp ısınmayacak yapıda olduğunu
düşünebiliriz. En iyi aynalar bile güneş ışığına tutulduklarında biraz
ısınır. Bu nedenle, aynanın yüzünde güneş ışığını soğuran bazı bölgeler
bulunduğunu kabul etmemiz gerekir. Bir cam parçası gibi ışığı geçiren
bir maddede bile, ışık taneciklerinin bir kısmını tutan bölgeler
bulunmalıdır; çünkü bir ışık demeti camdan geçerken şiddetini biraz
kaybeder, üstelik cam biraz ısınır.
Isı Alışverişi: Birbiriyle temas halinde bulunan sıcaklıkları farklı
iki madde arasında ısı alışverişi olur. Sıcak medde ısı vererek
soğurken, soğuk madde de bu ısıyı alarak sıcaklığı artar. Bu olay
sıcaklıklar eşitleninceye kadar devam eder. Böyle bir olayda;
Alınan ısı=Verilen ısı
QALINAN=QVERİLEN
Eğer hal değiştirme yoksa;
olur.
Burada Δt ler pozitif olacak şekilde düzenlenmelidir. Varsa hal değiştirmeler de hesaba katılmalıdır.
ISININ YAYILMASI:
Isı bir yerden başka bir yere üç yolla yayılır.
• Isının iletimle yayılması: Katı maddelerde ısı bu yolla yayılır.
Maddenin atomları ısıyı birbirine aktarır. Böylece ısı bir noktadan
diğerine taşınmış olur.
• Isının madde akımı(konveksiyon) ile yayılması: Bu tür yayılma, ısınan
hava ve sıvı moleküllerinin diğer moleküllerle yer değiştirmesi ile
olur.
• Isının Işıma ile yayılması: Isının etrafa enerji dalgaları şeklinde
yayılmasıdır(ışık gibi). Bunun için maddesel bir ortam gerekmez, yani
ısı bu şekilde boşlukta da yayılabilir. Güneşin dünyayı ısıtması buna
örnektir. Isı parlak yüzeyler tarafından yansıtılırken, mat yüzeyler
tarafından soğutulurlar.
TELEVİZYON ve ÇALIŞMA PRENSİBİ
Görüntünün ve görüntüyle alâkalı seslerin aynı anda elektromanyetik
dalgalar halinde yayılması prensibine dayanan en mükemmel haberleşme
sistemlerinden biridir televizyon. Televizyonun temel prensibi ışık
enerjisinin elektrik enerjisine çevrildikten sonra yayınlanması ve
alınan elektromanyetik sinyallerin tekrar ışık enerjisine çevrilmesidir.
Işık enerjisinin elektrik enerjisine çevrilmesi fikri 1873 senesinde
Selenyum üzerine ışık düşürüldüğünde elektrik direncinin değiştiğinin
keşfedilmesiyle başlamıştır.Bu prensibe göre Selenyum üzerine parlak
ışık düşerse sinyal kuvvetli,soluk ışık düşerse sinyal zayıf
olacaktır.Genliği değişen bu sinyal radyo dalgaları gibi yayınlanıp
alıcıda ters işlem yapılınca ekranda görüntü teşekkül eder.Televizyon
bu bakımdan “uzaktan görme” mânâsına gelir.
Bir bilgiyi çok uzaklara iletmek için radyo elektrik dalgaları
kullanılır.Bu dalgalar, maddi bir destek (iletken) gerektirmeden, ışık
hızıyla yani yaklaşık 300.000 km/s hızla yayılır.Güçlük, iletilecek
bilgiyi elektrik akımına dönüştürmekten ve bu akımı bir antenle
elektromanyetik dalgalar yayınlamaktan kaynaklanır.XX. yüzyılın
başından bu yana sesin iletiminde birçok sorun ortaya çıkmıştır; ancak
görüntünün iletimi söz konusu olduğunda teknik güçlükler çok daha
karmaşıktır.
Bir görüntüyü çok sayıda küçük karelere yada noktalara bölme olanağı
vardır ve bu noktalar, yan yana geldiklerinde, o görüntüyü yeniden
oluşturabilirler.Öte yandan siyah beyaz görüntü, siyah ve beyaz
noktaların birleşimi olarak göz önüne alınabilir; ancak , bu nokta
sayısının yeterli olması ve birleştiklerinde gözde görüntüyle aynı
etkiyi yapması gerekir.
Televizyon kamerasında yayınlanacak nesnenin görüntüsü her biri ışıl
elektrik(fotoelektrik) hücre olan çok küçük levhacıklardan oluşmuş bir
yüzey üstüne düşürülür.Her hücre, görüntünün bir noktasını karşılar ve
hücre ışık almıyorsa siyah noktayı, ışık alıyorsa beyaz noktayı
verir.Işığın etkisiyle her ışıl elektrik hücre, bir ışık akımı
doğurur.Ayrıca görüntünün her noktasını bu noktanın aydınlığı ile
orantılı bir akım karşılar.
Görüntüyü elektrik akımı halinde yorumlama sorunu böylece çözülür.Ne
var ki en güç sorun bu değildir.Yüz binlerce noktanın birleşiminden
meydana gelen bu görüntüyü yeniden oluşturmak için her noktanın sırayla
belirlenmesi çok önemlidir.Dolayısıyla söz konusu noktaları kesin ve
belirli bir düzen içinde bir tür denetimden geçirmek zorundadır.
Televizyon ekranında meydana gelen resim esasen açık ve koyu renkte
noktaların bileşimi bir matristir.Televizyon yayını ve alınmasında bu
matris iki türlü işleme tabi tutulur.Birinci işlem, resmi yukarıdan
aşağıya doğru binlerce yan yana noktadan meydana gelen dilimlere
ayırmak; ikincisi de resme hareket kazandırmak için sinema tekniğinde
olduğu gibi gözün fark edemeyeceği sayıda ekrandan poz geçirmek.Bu iki
işleme televizyon tekniğinde tarama denir.
Televizyon sistemleri verici ve alıcı olmak üzere iki kısımdır.Verici
sistem mercekli TV kamerası ve radyo vericisi; alıcı sistemse radyo
alıcısı ve TV alıcısıdır.
Ayna, insanın kendisini görmesi için kullandığı cam veya maden
levhadır. Mercek ise içinden geçen paralel ışınları birbirine
yaklaştıran ya da uzaklaştıran saydam bir cisimdir. İnsan gözünün
görmesini göz merceği sağlar. Görme bozukluğunu gidermek için
merceklerden oluşan gözlük takılır. Fotoğraf makinesi ve büyüteç de,
mercekle çalışan araçlardır. Mikrokskop, teleskop ve diğer birçok ölçme
araçlarında mercekler ve aynalar bulunmaktadır. Bir aynanın önünde
durup bakarsanız, yüzünüzü görebilirsiniz. Aynanın durumunu
değiştirince, başka cisimleri de görebilirsiniz. Aynada, önündeki
cismin bir görüntüsü oluşur.
Mercek ve aynalar, görüntü eldesi için kullanılırlar. Normal bir düz
aynada, öndeki cismin görüntüsü, cisimle aynı büyüklükte ve
doğrultudadır; fakat sağı ve solu yer değiştirmiştir. Sol el,
görüntünün sağ tarafında görünür. Aynalar ve merceklerle daha büyük
yada daha küçük görüntüler de elde edilebilir. Mercek, bir ya da iki
yüzü çukur veya tümsek olan, cam veya plastikten yapılmış bir araçtır.
Saydamdır, yani ışığı geçirir. Fakat içinden geçen ışığın gidişini
saptırır. Bu sapmaya ışığın kırılması denir.
Ayna ise ışığın geçemediği, parlak bir cisimdir. Yüzleri düz veya eğri
olabilir. Camın bir tarafını gümüş veya başka metalle kaplayarak
yapılır. Ayna, üzerine gelen ışığı, geldiği tarafa geri gönderir. Bu
olaya da ışığın yansıması denir. Mercekler ve aynalarla ilgili
çalışmalara geometrik optik denir. Optik, ışık bilgisi demektir.
Geometri ise, şekiller ve doğrultuları inceleyen bilimdir.farklı
şekilli mercekler ve aynalar, ışığın gidişini çeşitli şekillerde
değiştirirler. Bunlar geometrik optik kurallarıyla belirlenmiştir.
Işık, bir enerji türüdür. Kitabın sayfasından göze gelen ışık, göze
enerji taşımaktadır. Fakat ayna ve merceklerin çalışmasını açıklamak
için ışığın ne olduğunu açıklamaya gerek yoktur. Işığın ne olduğu
öğrenilmeden çok önce ışığın hareket şekli incelenmiş ve anlaşılmıştı.
Işık, cam, su ve hava gibi maddelerden geçebilir. Bu maddelere ortam
denir. Boşluk da bir ortamdır ve ışık ondan da geçebilir. Işığın
hareketi, ışınlardan yola çıkılarak daha kolay incelenebilir. Işık
ışını, ışığın çok ince bir parçasıdır
Bir ortamda yol alan bir ışın doğrusal olarak gider. Fakat başka bir
ortama geçince, doğrultusu değişir. Bir ayna veya merceğe çarpınca da
aynı şey olur. Bunlara gelirken ve çıktıktan sonra ışık doğrusal
yayılır. Fakat içinde, kırılmalar nedeniyle sapmalar olur.
Düz bir çizgi çizin. Bunu bir aynanın düz yüzü varsayın. Sonra bu
yüzeye gelen, doğrusal bir ışın çizin. Bu ışın, aynaya herhangi bir
noktada çarpsın. Aynı noktaya gelen, fakat aynaya dik bir ışın daha
çizin. Buna dik çizgi veya normal denir.
Önce çizilen herhangi ışın, normalle bir açı yapar ve bu açıya gelme
açısı adı verilir. Yansıyan ışın da, normalle bir açı yapar. Buna
yansıma açısı denir.Yansıma yasasına göre, gelme açısıyla yansıma açısı
birbirine eşittir. Böylece, yansıyan ışın, gelen ışının normalle
yaptığı açının aynını yapacak şekilde, normalin diğer tarafına
çizilebilir. Gelme açısı sıfır derece ise, gelen ışınla yansıyan ışın
üstüste çakışır.Gelme açısı doksan dereceye yakınsa, yansıyan ışın da
ayna yüzüne değerek gider.Bu olay, bir bilardo topunun masanın kenarına
çarpıp, aynı açıyla diğer tarafa gitmesine benzer.Aynanın önüne bir
cisim koyduğumuzu düşünelim. Cismin her noktasından geçerek gelen
ışınlar aynaya çarpar. Her ışın, yansıma kuralına uyar. Yansıyan
ışınlar, normalin diğer tarafına doğru yol alırlar. Aynanın arkasındaki
bir noktadan ışınlar çıkıyormuş gibi görünür. Cisim oradaymış gibi
olur. Bu şekilde, aynanın arkasında oluşan görüntüye gerçek olmayan
görüntü denir.
Düz aynada,cisimle görüntü aynı boydadır. Ayna arkasındaki görüntünün ve öndeki cismin, aynaya uzaklıkları eşittir.
Bütün cisimler, üzerlerine gelen ışığın bir kısmını yansıtırlar. Böyle
olmasaydı, onları göremezdik. Fakat neden her cisimde aynadaki gibi
görüntüler görmeyiz? Ayna yüzeyinin özelliği nedir?Aynalarda görüntü
oluşmasının nedeni arka yüzlerinin çok parlak olmasıdır. Yüzey pürüzlü
olursa, yansıyan ışınlar birçok doğrultulara dağılır, bu yüzden bir
görüntü oluşamaz. Dışbükey (konveks) aynadaki görüntü de, düz
aynadakine benzer. Yüzeyi düz değildir ve dışa doğru çıkıntılıdır.bir
topun yüzeyi veya fincanın dış tarafı da dışbükeydir. Dışbükey aynanın
yüzeyi küreseldir ve kürenin bir kısmı şeklindedir. Büyük mağazalardaki
ve otomobillerdeki aynalar genellikle dışbükeydir. Dışbükey aynada
cismin görüntüsü, cisimden daha küçüktür. Ayrıca görüntünün biçimi de
bozulmuştur.Dışbükey aynalarda yalnız görüntünün büyüklüğü değişmez.
Görüntünün aynaya uzaklığı, cismin aynaya uzaklığından daha azdır.
Otomobillerdeki geriyi görme aynalarında arkadan gelen otomobiller daha
yakında gibi görülür. Gerçek uzaklıklarını anlamak için dönüp bakmak
gerekir.Dışşbükey aynanın küçük bir yüzeyini düzlem ayna gibi
düşünebiliriz. Aynı şekilde, yeryüzündeki küçük bir yüzeyi de düz
olarak görürüz. Böylece, her ışın, düz yüzeyden yansıyor gibi
düşünülebilir.
Dışbükey aynanın merkezinden ve tepesinden geçen normal doğruya aynanın
ekseni denir. Eksen üzerindeki cisimlerin görüntüsü yine eksen üzerinde
oluşur.
Çorba kaşığının arkasıda dışbükey aynadır. Kaşığın iç çukur tarafı ise,
içbükey (konkav) bir yüzeydir. Dışbükey aynalar, küçük görüntü
verdikleri halde, içbükey aynalardaki görüntü, cisim tarafındadır ve
cisimden daha büyüktür. Traş aynaları iç bükey ayna şeklindedir.
Eğlence parklarındaki güldüren aynaların yüzeyleri dalgalıdır. Bazı
kısımları dışbükey, bazı kısımları ise içbükey aynadır. Bu yüzden,
bakınca, bazı kısımlarımızı büyük, bazılarını ise küçük görürüz. Cisim
uzakta ise, içbükey aynalarda değişik bir görüntü oluşur.bir traş
aynasından yeteri kadar uzakta durursanız kendinizi daha küçük
görürsünüz. Aynı zamanda görüntü baş aşağıdır ve aynanın arkasında
değil, önündedir.
Bu çeşit görüntüye gerçek görüntü denir. Görüntünün bulunduğu yerden
gerçek ışınlar geçer. İçbükey aynaların çok yakınındaki cisimlerin
görüntüsü ise, dışbükey aynalardaki gibi gerçek olmayan görüntüdür.Çok
büyük astronomi teleskoplarında yansıtıcı (reflektör) denilen içbükey
aynalar vardır. Kalifornia’daki Palomar dağındaki yansıtıcının çapı 508
santimetredir. Yıldızların görüntülerini elde etmekte kullanılır.
Yıldızların görüntülerinin resmi de çekilebilir.Aynalardan başka,
merceklerle de görüntü elde edilebilir. Mercekler cam disklerden
kesilir ve sonra yüzeyleri parlatılır. Işık, mercekten geçince,
doğrultusu değişir. Bu olayı anlamak için, ışığın su ve camda nasıl yol
aldığını bilmek gerekir. Bir ortamdan diğerine geçerken ışığın
doğrultusu değişir. Buna kırılma denir.Hava ve cam gibi, farklı iki
ortamın sınırını belirtmek amacıyla düz bir çizgi çizin. Sonra havadan
bir ışın geldiğini gösterin. Cama çarptığı yerdeki yüzeyin normalini
çizin. Işık, cam içinde yolunu değiştirecek ve kırılmış ışık olacaktır.
Kırılmış ışının, normalle yaptığı açıya kırılma açısı adı verilir. Bu
açı, normalin diğer tarafındadır.Kırılma kuralına göre kırılma açısı,
gelme açısından daha küçüktür. Yani, ışık, norrmale doğru yaklaşır.
Eğer açı, yüzeye teğet olarak gelirse, yani dik açılı ise düz olarak
yoluna devam devam eder.Şimdi de camdan gelen herhangi bir ışın çizin.
Bu ışın kırılacak ve havaya çıkacaktır. Havadaki kırılma açısı,
camdakinden farklıdır. Kırılma kuralına göre, kırılma açısı, gelme
açısından daha büyüktür. Işık, normalden uzaklaşır şekilde yol alır.Bu
iki durum birbirinin benzeridir. Havadaki açı, camdaki açıdan her zaman
daha büyüktür. Cam, havadan daha yoğun bir maddedir. Yoğun olan
ortamda, açı daha küçüktür. Bu durum diğer ortamlar içinde böyledir.
Işık, hava ile su arasında kırılıyorsa, sudaki açı daha küçüktür, çünkü
su, havadan daha yoğundur.Işık, havadan, daha yoğun bir ortama geçerse,
o ortamın yoğunluğuna bağlı olarak kırılır. Ortamın yoğunluğu fazlaysa,
kırılma açısı küçük olur; yani ışık daha fazla bükülür. Bu bükülme
miktarı, kırılma indisi denilen bir sayıyla gösterilir. Yoğunluğu fazla
olan ortamın kırılma indisi de büyüktür.Aynalarda olduğu gibi,
mercekler de ışığın doğrultusunu değiştirmek için kullanılır. Bir
cisimden gelen ışınlar, mercekten geçtikten sonra, başka bir noktada
kesişirler ve sanki oradan çıkıyor gibi olurlar.Yeni noktada bir
görüntü oluşur. Büyüteçler, iki tarafı da dışbükey olan merceklerdir.
Bunları kullanarak, Güneş ışınlarını bir noktada toplayabilirsiniz.
Böylece Güneşin bir görüntüsünü elde edebilirsiniz. Aynı şekilde
pencerenin görüntüsü de görülebilir.Bir büyüteçle, kolunuzu uzatıp
tutarak cisimlere bakın. Cisimlerden gelen ışınlar, mercekle gözünüz
arasında bir bir yerde birleşir ve ışık bu noktadan yeniden gözünüze
gelir. Cisimlerin gerçek görüntülerini görürsünüz. Fakat bu görüntüler
başaşağı durumdadır.Küçük gök dürbünleri, normal dürbünler ve bir çok
astronomi dürbününde, cisimlerin gerçek görüntülerini elde etmede
dışbükey mercekler kullanılır. Bunlara ince kenarlı mercekler adı
verilir. Cisimler ince kenarlı merceğe yaklaştıkça, görüntüleri,
mercekten daha uzakta oluşur. Fakat cisim, merceğe çok yakınsa, gerçek
bir görüntü oluşmaz. Cisimle aynı tarafta, gerçek olmayan bir görüntü
oluşur. Küçük bir böceğe, büyeteci yaklaştırarak bakınca, böceğin
gerçek olmayan bir görüntüsü görülür.
Büyüteçteki merceğin iki yüzü de dışbükey değildir. Biri dışbükey
diğeri düzdür. Bu tip merceğe düzlem-dışbükey mercek denir. Bir yüzü
dışbükey diğeri çukur da olabilir. Bunlar ışınların daha az dağılmasını
sağlarlar.Ortası, kenarlarından daha ince olan mercekler, büyüteç
olarak kullanılamaz. Cisimlerin görüntüleri gerçek değildir ve cisimden
daha küçüktür. Bunlarla gerçek görüntü elde edilemez. Gözlüklerdeki
mercekler daha çok bu türdendir.
Bir cismin veya görüntüsünün fotoğrafını çekebilirsiniz. Fotoğraf
makinesinin merceği iki tarafı dışbükey ince kenarlı mercektir. Film
üzerinde gerçek görüntü oluşturur.
İnsan gözündeki mercek de ince kenarlıdır. Gözün ağtabaka denilen arka
kısmında, gerçek görüntü oluşturur. Ağtabakada renkli ışıklar ve
görüntüler elektrik sinyallerine dönüşür ve beyine gider.Yapay
merceklerin şekli değişemediği halde, göz merceği, yüzeylerini
değiştirebilir. Eğriliği çok fazlalaşınca, yakındaki cisimleri görür.
Eğriliği az olunca, uzaktaki cisimleri görür.Fotağraf makinesinin
merceğinin belirli bir şekli vardır. Farklı uzaklıktaki cisimlerin
görüntüsünü, film üzerine düşürebilmek için, mercek hareket
ettirilir.Merceklerin ve aynaların da yapım kusurları olabilir.
Yüzeylerinin eğriliği değişkense, bulanık görüntülerin oluşmasına yol
açarlar. Bir noktadan gelen ışınlar, bir noktada birleşmez, farklı
yerlerde birleşirler. Buna küresel sapma adı verilir. Bunu önlemek
için, merceklerin yüzeyi tam küresel yapılmaz.Renk sapması nedeniyle de
bulanık görüntü oluşabilir. Çünkü merceğin yapıldığı cam, farklı renkli
ışıkları, farklı miktarlarda kırar. Bu yüzden cisimlerin görüntüsü
bulanık olur. Görüntü, renkli şeritler biçiminde görülür. Bu sapma,
birkaç merceği bir arada kullanarak düzeltilebilir. Kullanılan camların
kırılma indisleri farklı seçilir.
Merceğe gelen ışınların hepsi diğer tarafa geçmez. Bir kısmı da geri
yansır. Bu durum pencere camında görülebilir. Bunlar, optik araçlarda
istenmeyen yanlış görüntülere yol açabilir. Bu yansımayı azaltmak için
mercekler, ışığı geçiren, fakat yansıtmayan özel bir kimyasal maddeyle
kaplanır.
Işık, yoğun bir ortamdan, az yoğun ortama geçerse, yüzeyin normalinden
uzaklaşarak kırılır. Bu kırılma o kadar fazla olabilir ki , kırılan
ışın, yüzeye teğet olur. Bu durum kritik açı denilen belli bir geliş
açısında olur. Geliş açısı, kritik açıdan daha büyükse, kırılma olmaz.
Gelen bütün ışık, yeniden çok yoğun ortama yansır. Buna tam yansıma adı
verilir.Mercek: Optik görüntüler oluşturmak için kullanılan, genellikle
küresel yüzeylerle sınırlı, camdan ya da ışık kırıcı bir maddeden
yapılmış hacim.Dalga ve titr: Sesötesi mercek, sesötesi titreşimlerin
hızının, sesötesi inceleme ortamındakinden (su, insan vücudu) çok
farklı olduğu bir gereç içinde (pleksiglas, kauçuk) gerçekleştirilen ve
bu nedenle, sesötesi titreşimler için optik merceklerin ışığa
gösterdiğine benzer özellikler gösteren düzenek. (Sesötesi mercekler,
akustik mikroskopta kullanılır.)elektron: Elektron merceği,
kondansatörlerden (elektrostatik mercek), bobin ya da
elekromıknatıslardan (elektromanyetik mercek) oluşan ve optik
merceklerin ışık demetlerini saptırdığı gibi, yüklü parçacık
demetlerini de saptıran eksenel bakışımlı düzenek. (Elektron akımlarını
yakınsatmaya olanak veren elektron mercekleri birçok aygıtta, özellikle
elektron mikroskoplarında kullanılır.)Mad: Kenarlara doğru incelen,
nispeten az kalınlıkta mineral yığını.
Oftalmol: Yapay gözmerceği genellikle katarakt nedeniyle çıkarılan
gözmerceğinin yerine takılan implant.(Afaki durumunda gözlükle yapılan
düzeltmeye göre çok daha iyi olduğundan büyük bir gelişme
göstermiştir:görme alanını tam görür ve görüntülerin boyutlarını da
büyütmez.)
Opt: Basamaklı mercek ya da Fresnel merceği merkezi bir mercek ile
kırıcı ya da yansıtıcı çeşitli halkalardan oluşan ve koşut ışıklı geniş
bir demet elde etmek için deniz fenerlerinde kullanılan optik sistem.
Radyotekn: Radyoelektriksel mercek, bir radyoelektrik dalgasının
yayılmasında, faz gecikmeleri oluşturmaya yarayan ve böylece yakınsama
ya da ıraksama etkileri yaratan düzenek; faz gecikmelerinin değeri
gelme açısına ya da düzenekten geçen ışının konumuna bağlıdır.
Ansikl. Opt: Bir mercek, genellikle küresel olan iki yüzeyle
(diyoptrlar) sınırlı, kırıcı ve saydam bir ortamdan oluşur.
Doğurucuları koşut olan iki silindir yüzeyle sınırlı mercekler de
vardır.
Mercek: Bir cisimden gelen ışık ışınlarını odaklayarak cismin optik
görüntüsünü oluşturmaya yarayan cam ya da bir başka saydam malzemeye
denir. Fotoğraf makinesi, gözlük, mikroskop, teleskop gibi aygıtlarda
merceklerden yararlanılır. Işık, merceğin içinde hava da olduğundan
daha yavaş ilerler;
bu nedenle de ışık demeti hem merceğe girerken hem de mercekten
çıkarken kırılır, yani aniden doğrultu değiştirir; merceklerin ışık
ışınlarını odaklama etkisi de bu olgudan kaynaklanır
Merceklerde, duyarlı biçimde işlenmiş iki karşıt yüzey vardır; bu
yüzlerin her ikisi de küresel olabileceği gibi, biri küresel öteki
düzlemsel olabilir. Mercekler, yüzeylerinin biçimine göre, çift
dışbükey, düzlem dışbükey, yakınsak aymercek, çift içbükey, düzlem
içbükey ve ıraksak aymercek olarak sınıflandırılır. Merceğin eğri
yüzeyi, gelen ışık demetindeki farklı ışınların farklı açılarla
kırılmasına neden olur ve bu da, ışık demetindeki paralel ışınların tek
bir noktaya doğru yönelmesine (yakınsama) ya da bu noktadan öteye doğru
yönelmesine (ıraksama) yol açar. Bu noktaya merceğin odak noktası ya da
asal odağı denir. Bir cisimden yayılan ya da yansıyarak gelen ışık
ışınlarının kırılması, bu ışınların farklı bir yerden geliyormuş gibi
algılanmasına yol açar ve nitekim bu farklı yerde de cismin optik bir
görüntüsü oluşur. Bu görüntü gerçek (fotoğrafı çekilebilir ya da ekran
yansıtılabilir) olabileceği gibi sanal da (mikroskopta olduğu gibi,
ancak merceğin içinden bakılarak görülebilir) olabilir. Cismin optik
görüntüsü cismin kendisinden daha büyük ya da daha küçük olabilir; bu
durum, merceğin odak uzaklığına ve cisim ile mercek arasındaki uzaklığa
bağlıdır.
Duyarlı ve net bir görüntü oluşturabilmek için genellikle tek bir
mercek yetmez; bu nedenle de örneğin teleskoplarda, mikroskoplarda ya
da fotoğraf makinelerinde, değişik mercek kombinasyonlarından
yararlanılır. Bu tür mercek gruplarındaki merceklerden bazıları
dışbükey ve bazıları içbükey olabileceği gibi bunların bazıları kırma
ya da ayırma gücü yüksek ve bazıları da kırma ya da ayırma gücü düşük
camdan yapılmış olabilir. Gruptaki mercekler, her birinin sapıncı
(aberasyon) istenen düzeyde olacak ve net bir görüntü elde edilebilecek
biçimde, duyarlılıkla saptanmış uzaklıklarda yerleştirilir ya da üst
üste yapıştırılır. Mercekler yerleştirilirken yüzeylerinin eğiklik
merkezinin asal eksen ya da optik eksen denen düz bir hattın üzerinde
bulunmasına özen gösterilir.
Mercekler çok değişik çaplarda yapılabilir; örneğin mikroskoplarda 0,16
cm, teleskoplarda ise 100 cm’lik mercekler kullanılabilir. Daha büyük
teleskoplarda mercek yerine içbükey aynalardan yararlanılır.
Mercek Çeşitleri:
Yüzlerinin durumuna ve biçimine göre, üçü ince kenarlı, üçü de kalın
kenarlı olmak üzere altı tür mercek ayırt edilir. Yüzlerin C1 ve C2
eğrilik merkezlerinden geçen doğruya merceğin ana ekseni adı verilir (
yüzlerden biri düzlemse, merkezlerden biri sonsuza gider). S1 S2
uzunluğu merceğin kalınlığıdır. Kalınlık, yüzlerin eğrilik yarı çapı
karşısında önemsiz kalıyorsa, mercek ince, karşıt bir durum söz konusu
olduğunda da kalındır. İnce kenarların bazı özellikleri, incelenmesi
daha güç olan kalın merceklere de yaygınlaştırılabilir.
İnce mercekler: İnce mercekler durumunda S1 ve S2 noktalarının, ana
eksen üzerinde bulunan ve merceğin optik merkezi adı verilen bir O
noktasında birbiriyle karşılaştıkları kabul edilir. İnce mercekler ince
kenarlı ya da kalın kenarlı olabilirler. İnce kenarlılar yakınsak
merceklerdir: Ana eksene paralel olan her ışın demeti bir F noktasında
yakınsayarak görünür hale geçer. Kalın kenarlılar söz konusu
olduğundaysa mercek ıraksaktır. Bu sonuçlar kırılma yasalarından
kaynaklanır. Bir merceğin, bir cismin tam belirgin (net) bir
görüntüsünü vermesi için, cismin her noktasına görüntünün bir noktası
denk düşmelidir: Bu durumda sisteme stigmatik adı verilir. Bunu
gerçekleştirmek çok güç, hatta büyük boyutlu cisimler söz konusu
olduğunda olanaksızdır. Bununla birlikte, görüntüyü oluşturmak üzere
kullanılan ışınların ana eksen ile yaptıkları eğim az olduğu ve
mercekten optik merkeze yakın geçtikleri zaman (Gauss koşulları)
yeterli derecede iyi bir sonuç elde edilir.
Bu durumda, ana eksene dik bir düz cisimden, eksene dik bir düz görüntü
sağlanır. Görüntü, bu noktaya yerleştirilmiş olan bir ekran üzerinde
gözlenebiliyorsa buna gerçek görüntü, karşıt durumdaysa zahir görüntü
adı verilir.
Yakınsak mercekler: Ana eksene paralel ışınların yakınsama noktası olan
F noktasına ana görüntü-odak adı verilir. Bu odak ana eksen
doğrultusunda, sonsuzdaki bir nesne-noktanın görüntüsüdür.(uygulamada
nesne-noktanın görüntüsünün tam F üzerinde olması için, bu noktanın OF
uzunluğunun on katı kadar bir uzaklıkta bulunması çoğunlukla yeterli
olur.)
Öte yandan, ana eksen üzerinde öyle bir F noktası da belirlenebilir ki,
F’ten çıkan ışınlar mercekten geçtikten sonra ana eksene paralel bir
ışın demeti oluştururlar. Söz konusu F noktasının görüntüsü bu durumda
ana eksen üzerinde sonsuzda bulunur ve F noktasına ana nesne-odak adı
verilir.
OF ve OF’ uzunlukları sırasıyla merceğin nesne-odak uzaklığı ve
görüntü-odak uzaklığı olarak adlandırılır. Ana eksene eğik olarak gelen
paralel bir ışın demeti, ana eksene F’ nokatasında dik olan bir
düzlemde ki bir H’ noktasında (ikincil görüntü-odak) yakınsar; bu
düzlem, görüntü-odak düzlemidir. Aynı biçimde, ikincil nesne-odak ve
nesne-odak düzlemi tanımlanabilir.
BİR NESNENİN YAKINSAK BİR MERCEK ARACILIĞIYLA VERİLMİŞ GÖRÜNTÜSÜNÜN
GEOMETRİK OLARAK ELDE EDİLMESİ. Basit olarak bir AB doğru parçasıyla
gösterilmiş olan düz bir nesne ve mercek konumu ve boyutları çizim
yoluyla saptanabilen bir A’ B’ görüntüsü verir(Çizim kolaylığı için
bazı noktalar ana eksenden uzaklaşmış olsalar bile, Gauss koşullarının
gerçekliği kabul edilir). Merceğin ana ekseni üstünde bir A noktasıyla,
bu eksene dik olan AB doğrusu seçilir. Aranan görüntü, merceğin ana
eksenine dik olan ve B noktasından B’ görüntüsü bilindiğinden tam
olarak saptanan bir A’B’ doğru parçasıdır. B’ elde etmek için, B’den
çıkan demetin iki özel ışını göz önüne alınır(geometride, bir nokta,
bilinen iki doğrunun kesişmesiyle tam olarak belirlenir);sözgelimi, F
noktasından geçerek gelen ışınla, O optik merkezden geçerek gelen ışın
kullanılabilir. Bu iki ışının kesişme noktası, aranan B’
noktasıdır(B’den geçen ışınların tümü, mercekten geçtikten sonra B’
noktasındanda geçerler). Nesnenin konumuna göre görüntü gerçek yada
zahiridir.
Iraksak mercekler:Ana eksene paralel ışınlı bir demete F’ noktasından
çıkıyormuş gibi olan ıraksak bir demet denk düşer; bu noktaya
anagörüntü-odak denir. Ana nesne-odak adı verilen birF noktasında,
zahiri olarak yakınsayacak biçimde bir demetin mercek üstüne
gönderilmesiyle, ana eksene paralel olarak ortaya çıkan bir demet elde
edilir. Yakınsak mercekteki gibi, ıraksak merceklerde de görüntü-odak
ve nesne-odak düzlemleri ile görüntü-odak ve nesne-odak uzaklıkları’nın
tanımı yapılır.
BİR NESNENİN IRAKSAK BİR MERCEK ARACILIĞIYLA VERİLMİŞ GÖRÜNTÜSÜNÜN
GEOMETRİK OLARAK ELDE EDİLMESİ. Burada da yakınsak mercekler için
yapılan işlemin aynısı gerçekleştirilir:B noktasından çıkan iki özel
ışın (sözgelimi,biri O’ dan, öteki F’ den geçen ) kullanılır. Birincisi
sapmaz;ikincisiyse ana eksene paralel olarak çıkan bir ışın gibi sapar.
Bu iki ışının kesişme noktası, aranan B’ noktasıdır. Nesnenin konumuna
göre, görüntü gerçek yada zahiridir.
Mercek Sapınçları:
Mercek Gauss koşullarına uygun olarak kullanılmadığı zaman, elde edilen
görüntüler bozulur ve sapınç (aberasyon) diye adlandırılan olaylar
görülür.
Renkser Sapınç: Beyaz ışıkta aydınlanmış bir nesne, az ya da çok önemli
renklenme gösteren bir görüntü verir. Buna merceğin kırılma indisinin,
ışığın dalga boyuyla birlikte değişmesi yol açar. Beyaz ışık farklı
renklerdeki belirli sayıda ışınımın üst üste gelmesi biçiminde ele
alınırsa (tek bileşenli [tek renkli] ışınım) bu ışığın kırmızı
ışınımları morunkilerle aynı noktaya yakınsamazlar. Böylelikle farklı
renklerde birçok görüntü elde edilir. Bunlar ancak kısmen üst üste
gelirler.
Geometrik Sapınç: Büyük açılımlı bir demet kullanıldığında bir nesne
noktası, bir P’görüntü noktası verir; çünkü merceğin kenar
bölgelerinden geçen ışınlar eksene yakın bölgeden geçenlere oranla daha
çok parlar; yakınsak bir merceğin merkez bölgesine göre kenarları da
yakınsak, ıraksak bir merceğin kenarları da daha ıraksaktır (küresel
sapınma). Yukarıdaki bozulma düzeltilse bile, mercek, ana eksenin
yakınında bulunan bir noktanın görüntüsünü, bu noktadan çıkan demet çok
genişse normal biçiminde vermez. Biçimi kuyruklu yıldızı (komet)
anımsatan bir leke elde edilir; bu sapınca koma adı verilir.
Dar demetlerin kullanılması, kusurlardan arınmış görüntülerin elde
edilmesi için yeterli olmaz. Gerçek merceğin ana eksenine çok eğimli
olarak gelen ince bir ışık demetiyle nesne-noktanın iki ayrı görüntüsü
meydana gelir. Astigmatizm adı verilen bu sapınç bir dairesel yarı
çaplarını aynı anda net bir görüntüsü elde edilmesinin
olanaksızlaşmasından kaynaklanır: Yatay çap belirgin olunca dikey çap
belirsizdir; bu durumun tersi de söz konusudur.Ayrıca bu kusurlar
düzeltilse bile ana eksene dik olan geniş bir düzlemsel yüzeyin
görüntüsü eğri bir yüzeydir. Bu kusara alan eğriliği adı verilir.
Yukarıda sözü edilen kusurlar giderildikten sonra başkaları ortaya
çıkabilir; bunların sonucu olarak görüntülerin doğrusal büyümesi,
merceğin ekseninden uzaklaştıkça artar. Böylece, eksenden geçmeyen bir
doğru çizgi içbükeyliği görüntünün merkezine doğru (fıçı biçiminde
bükülme) ya da ters yönde (hilal biçiminde bükülme) dönmüş olan eğri
bir çizgi verir.
Bu sapınçların azaltılması sorunu çok güçtür, çünkü düzeltilmeleri için
gerekli koşullar çoğu kez birbirine karşıttır. Gözlükçüler, isteğe
göre, çeşitli merceklerin biçimlerinden, maddelerinden ve karşılıklı
yerlerinden yararlanmak amacıyla bir çok merceği bir arada kullanırlar.
Özel Mercekler:
Silindirik mercekler, silindir bir yüzey ve bir düzlemle,
küresel-silindirik mercekler bir küre ve silindirle
sınırlandırılmıştır. Bazı merceklerse yüzlerinden biri bir düzlem ya da
bir küreyle değiştirilebilen, iki tor yüzeyiyle sınırlandırılmıştır; bu
tor mercekler özellikle gözlerdeki astigmat durumunun düzeltilmesine
yararlar. Fresnel’in deniz fenerlerinde kullanılan kademeli mercekleri
eksenin küresel sapıncının kısmen, ama yeterli olarak giderilmesini
sağlar. Merkez bölgesinin kalınlığının azaltılması, büyük çapta
uygulamaların gerçekleştirilmesine olanak verir. Böylelikle ısınma ve
büyük enerji yitimi tehlikesi de azaltılmış olur.
Merceklerin Kullanıldığı Yerler:
Dışbükey mercekler fotoğraf makinelerinde kullanılır. Fotoğraf
makinesinde, merceğin hemen arkasında bir fotoğraf filmi bulunur.
Fotoğraf makinesinin boyutları ve film ile mercek arasındaki uzaklık
göz önünde tutlacak olursa, fotoğrafı çekilecek görüntünün makineye
oldukça uzak olduğu kavranabilir. İşte mercek bu uzaktaki cisimlerden,
insanlardan ya da manzartadan gelen ışık ışınlarını toplayarak
ardındaki film üzerinde ödaklar ve burada görüntünün baş aşağı, yani
ters bir resmini oluşturur. Refleks tipi makinelerde, birincisinin
aynısı ikinci bir mercek daha bulunur; bu mercek, aynı görüntüyü
arkadaki bir cam ekranın üzerine düşürerek fotoğrafçının odaklama
ayarını iyi yapabilmesine ve çekeceği resmi tam olarak görebilmesini
sağlar.
Zoom objektifliği makinelerde ise odak uzaklığının değişmesini sağlayan ayrı bir mercek sistemi bulunur.
Sinema filmi göstericilerinden ya da slayt makinelerinde parlak biçimde
aydınlatılmış filmden gelen ışık üzerine düşürmeye yarayan dışbükey
mercekler kullanılır. Film yalnızca 35 mm genişliğindedir, ama ekran
üzerine düşürülen görüntünün genişliği metrelerce olabilir.
Gözdeki Mercek :
Gözde de, görüntüyü oluşturan bir dışbükey mercek sistemi vardır.
Öndeki kavisli, saydam katman (kornea) ile arasındaki suyumsu sıvı bir
sıvı mercek oluşturur; gözbebeğinden (iristeki küçük delik ) göze giren
ışık, ilk aşamada bu mercek tarafından odaklanır. Sonra ışık,
gözbebeğinin ardında yer alan, içteki dışbükey göz merceğinden geçer.
Bakılmakta olan cismin görüntüsünün odaklama ayarının yapılabilmesi
için, küçük kaslar göz merceğinin eğriliğini ve biçimini
değiştirebilir. Görüntü, gözün arkasında, ağtabaka denen ışığa duyarlı
bir alanın üzerinde oluşur. Mercek sistemi dışbükey olduğundan görüntü
baş aşağı gelmiş durumdadır;görüntüyü doğru konuma getiren beyindir.
Merceğin Oluşturduğu Görüntü:
Elinize dışbükey, yani yakınsak bir mercek alın ve merceği bir cisme
iyice yaklaştırın; öyle ki, mercek ile cisim arasındaki uzaklık,
merceğin odak uzaklığından daha küçük olsun. Bu durumda cismi doğal
konumunda, am büyültülmüş olarak göreceksiniz. Daha sonra merceğin
ardına, yani sizin baktığınız tarafına bir kart koyun; bu durumda,
kartın üzerinde cismin görüntüsünün oluşmadığını fark edeceksiniz(oysa
pencereye tutulan mercek örneğinde görüntü oluşmuştu ). Kart, film yada
ekran üzerine düşürülebilen görüntülere “gerçek “ görüntü denir. Bu tür
yüzeylerin üzerinde oluşturulamayan görüntülere de sanal görüntü adı
verilir yada eski adıyla zahiri görüntü denir. Sanal görüntüler ancak
merceğin içinden bakılarak görülebilir.
Bir büyüteç ya da oyuncak bir teleskopla bakarken, gözlenen cismin
çevresinde genellikle renkli saçakların oluştuğunu görürsünüz. Bunun
nedeni farklı renklerden ışık ışınlarının mercekten geçerken farklı
açılarla kırılmasıdır. Örneğin, mavi ışık ışınları kırmızı ışık
ışınlarından daha büyük bir açıyla kırılmaya uğrar. Beyaz ışık,
gökkuşağındaki bütün renklerin karışımından oluştuğu için, görüntünün
çevresinde bir gökkuşağı saçağı oluşur. Bu saçağı gidermek için mercek,
her biri ayrı tür camdan yapılmış iki katman halinde hazırlanır. Bu tip
merceklere bileşik mercek denir. Bunların üretimi oldukça zor ve
masraflıdır; kaliteli fotoğraf makinelerinin ve dürbünlerin pahalı
olmasının nedeni de budur.
Merceklerin Yapımı ve Tarihi:
Mercekler, cam bloklarının karborundum (silisyum karbür) ya da korindon
(alüminyum oksit) gibi aşındırıcı bir tozla zımparalanmasından sonra,
demir oksitli bir cila macunuyla perdahlanması(parlatılması) yoluyla
hazırlanır. Bu işlemlerden bazıları makineyle gerçekleştirilir, ama
gene de mercek yapımsüreci yavaş ve pahalıdır; son perdah işlemi ve
merceğin sınanması büyük hüner ister. Günümüzde, gözlük camı, kontak
lens ve büyüteç yapımında plastiklerden de yararlanılır; bu tür gözlük
camlarına piyasada organik cam denir.
Eski Yunanlılar ve Romalılar, güneş ışınlarını odaklıyarak ateş yakmak
için bazen içi su dolu cam kaplardan yararlanırlardı. Gözlük ve büyüteç
1300’den önce; teleskop 1608’de icat edildi. Çok güçlü bir büyüteç türü
olan MİKROSKOP;TELESKOP kendi maddelerinde ayrıntılı olarak
işlenmiştir. Topluiğne başı büyüklüğündeki merceklerden, 1 metre
çapındaki merceklere kadar çok değişik boyutlarada mercekler
yapılabilir. ABD’de, Wisconsin’deki Yerkes Gözlemevi’nde bulunan büyük
teleskopun objektif büyüklüğü 1 metredir.